153 kez görüntülendi.

Bizim Ramazanlar – II (Ispartalı Hakkı)

*Ramazan vesilesiyle Burhan Başarslan ve Mustafa Taş, Ispartalı Hakkı’nın 1917/1335’te İslâm Mecmuası’nda yayımlanan “Bizim Ramazan” başlıklı yazısını latinize ettiler.

 

Teravihten sonra ta sahurlara kadar münacat gibi, naat gibi, tesbih ve temcit gibi dini nağmeler, ezgiler okurlar. İş konuşurlar. Laf atarlar. Odalarda böyle olduğu gibi minarelerde de “Ya zel-celali vel-ceberut leke el-alail, ya zel-kemali vel-melekut leke el-velavil” gibi, “sekahum rabbuhum câmın, suna uşşâka fercâmın” gibi temcitler, tehliller okunup semalar çın çın döndürülür.

Teravihe müteallık pek çok menkıbeler hikaye ederler. Bir defa Hoca Ethem Kutsi Efendi bahçede yeşil çimen üstünde, yeşil ağaçlar altında teravih kıldırırken yağmur çiselemeye başlar. Hoca Merhum cemaatin dağılacağını teemmül eder ki tervihaları kesmeyerek tam yirminci rekatı bulup işte o zaman “esselamu aleykum ve rahmetullah” der, selam verir. Bu mübarek hocanın bu mübarek teravihi bir parçada tulum deri çıkarır gibi olduğu için “tulum teravih” diye bir vakitler ağızdan ağıza düşüp anane olmuştur.

Isparta’da iftar için hükümet konağı civarından kışla havalisinden iki havai fişenkle bir top atarlar. Fişenklerin havadaki kırmızı yılankavi ateşi etraftaki açık köylerin çoğundan görülür. Topun sadası üç dört saatlik açık veya dağ ardı köylere kadar gider. Sahur vakti, imsaktan bir buçuk saat evveline böyle iki fişenk ve bir topla haber verilir. Halk buna “ilk topu” der. İmsağı ilan eden “son topu” yalnız bir toptur.

İftar yemekleri mükellefcedir. Sözde hafif iftar sinisiyle oruç açılır. Bunda mevsime göre çiğ ve pişmiş yemişler, yerli kompostolar, reçeller, peynir, zeytin, salata, kupa kupa şerbet, yumurta mıhlaması bulunur. İftardan sonra kalkılıp kahve ve cigara keyfine girişilir. Cemaatle namazdan sonra tekrar sofraya oturulur. Yemek işini, “mükellefce” deyip kısa kesmek evladır. Çünkü uzundur. Maahaza muhtasar olduğu da olur. Yaz mevsimleri bağlarda, bostanlarda iftar yapıldığı eksik değildir.

Gece birleşmeleri ömürdür. İftardan sonra çok kimseler evinde veya misafir bulunduğu yerlerde kalamayarak bir odaya, bir ahbap evine can atar. Buralarda öyle yakası açılmadık, öyle çiçeği burnunda şakalar, şamatalar, olur ki bir tanesi, bir âleme, bir yıl sermaye olsa yeridir. Mesela bir salonda “Kahve mi? Yoksa şurup mu evvel?” diye hiç yoktan bir düzensizlik çıkar. Kahveden evvel şerbet içilmez… Yok, herkesin harareti var, şurup evvel içilmeli… Kimi nala, kimi mıha… Söz, sad kıyamet. Nihayet karar verilir: kahve evvel, şerbet sonra. Kahve içilir. Lakin şurup niye gelmiyor? Bu kadar söze sebep olan şurup ne olsa gerek? Çok geçmez, o da gelir. Kimi bardağı birden diker, kimi bir solukta yarıyı bulur. Kimi de sade dudağını dokundurup geçer. Bazıları ise el bile sürmez. Acaba ne şurubu? Tadı ne neviden? Şeker mi, bal mı? Kimseler anlayamaz. Meğerse bu, tatlıyı tatsızı anlayanları, anlamayanları seçmek için sade sudan bir imtihan tertibi imiş. “Âbî, âbî” diye meseleyi hallettikleri sırada mükellef hardaliye de söker. Arkasınca karamuk şurubu, üzüm turşusu suyu. “Âbî”den içmiş olanlar tekrar içer, içmemiş olanlar tekrar tekrar içer. Bakılsa sudan bir eğlence. Lakin samimi. Samimi olduğu için hatırası yıllarca ruhları okşar.

Bir gece Tirelizadelerin odasında bulunulur. Ramazan bahara düşmüş, lakin meydan hala kışın. Ortada hunun üzümü, kuru üzüm, ceviz, iğde gibi kış döküntüleri. Hakkı Efendi birine der ki “Kıştan bir kavun kalmış. Lakin cemaate birer dilim düşmeyecek.” Dinleyen tereddütsüz, kati cevap verir: “Kolayı var… Kavunu kes. Parçala. Bir de yumuşak suyundan helvacı kabağı kurban et. Kavun gibi dil. Büyük tepsiye güzelce istif yap. Ne olacak? Bulanlar kavun bulur, bilmeyenler kabağı yuvarlar.” Münasip işe ne denir? Âlâ bir eğlence. Tepsi gelir. Oh, mart içinde misk kokulu kavun. Eller uzanır. Tadı az. Yok, tatsız. Tatsız da söz mü ya? Tatsız sensin. Tatlıyı tadı için, tatsızı Allah için, demişler, derken tepsi, yarıyı bulur. Yâranın tuzu biberi Mehterzâde Kara Mehmet Efendi bağırır: “Vallahi yutamayacağım!” Gürültü yükselir: Halt ediyorsun, Mehmet, deyip çıkışırlar. Lakin olamayacak. Nasıl olamayacak? Rasih yardım et! Pat küt Ahmet Efendi su yetiştirir! Şükrü Efendi birkaç yumruk yollamıştır. Mehmet’e ağzındaki parçayı güç kolay yuttururlar. Karaoğlan sofra başından kaçmak ister. Lakin bırakırlar mı? “Acayip, baharda kavun bulursun da onda bir de tat mı ararsın?” “Acayip, sen hangi nazlı bostanın çiçeği imişsin?” gibi bin saraka [alay, istihza] ile omzuna yeniden yumruklar iner. Kavunu bulmayanların sessizceleri kabağı yutkuna yutkuna yutarlar. Kavunun esrarını bazıları orada, bazıları ertesi akşam anlamıştır. Bazıları ise hala ve hala anlamamıştır. Bu vaka benim hatırıma geldikçe ağzımı bıçaklar açmadığı zamanlarda bile ihtiyarsız gülerim.

İlk topunda davulcu çıkar. Her mahallenin davulcusu başkadır. Davulcunun yanında fenercisi, torbacısı bulunur. İbtida davulunu vurarak mahallenin sokaklarını siler geçer. İkinci defa her evin kapısında başka başka durup türküsünü söyleyerek bahşişini veya sahur yemeğinden payını, katmerini alır. Davulcu türküleri İstanbul’unki gibi yavandır.

Sahur yemekleri çokluk hamur işleridir. Bahusus oklava ile açılan, sacda pişirilen hamur işleri… Börek nevileri, ıspanak böreği, kıymalı peynirli sini ve sac börekleri, “katmer” denen tahinli, sade yağlı, susam yağlı haşhaş yağlı kalın yufka hamur işleri. Göçebelikten kalmaya benzeyen bu adet unutulmamıştır. Et, sebze, pilav çıkaranlar olsa da halkın yüzde altmışı bunlarla sahur yer. Davulcuya para vermeyenler bunlardan ikram eder. Bunun için türküsünde katmerin ismi çok geçer. Davulcu topladığını yiyemeyeceği için kurutur veya satar derler.

Sahur yemeklerini yoluna koymak kadınların işidir. Kadın akşamdan hazırladığı hamuru açar, “senit” [hamur tahtası] denen yassı tahtaya yayar, tahinini veya yağını cevizini emiştirir, sac önünde pişirip gevretir. Sonra da hazır hoşaf yoksa, çömleklerdeki kızılcık, erik, vişne reçellerinden hoşaf ezer, soğutur. Sofrasını tertip edip evin erkeğine “Buyurun” der.

Davulcu Kadir’den sonraki geceler ramazanı okşar, “Bizden şikayet etme ramazan” gibi sözlerle selamlar, teşyi eder. O sıralarla camilerde de teravihten sonra imam minbere çıkıp tehliller okuyup “el-veda” lar çeker. Bu gecelerde minareler tehlillerle dile gelip bülbüller gibi şakır.

Bayram haftası, ramazanın en nazlı günlerini toplayan haftadır. “Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası!” sözünü söyleyen kim ise, bunu anlatmak istemiş olmalıdır. Kadir’den evvelki ve sonraki günlerde gece gündüz herkes halince telaş içindedir: Bir taraftan hali vakti olanlar muhtaç olanları arar, bir taraftan bunlar onları bulur. Babalar analar çocukların “bayramlık”ları kaygısına düşer. Kadınlar “tokul” ve “yuvalak” dedikleri yumuşacık veya gevrek, üstü altı susamlı, içi katmer katmer yağlı, karanfilli, kokulu “susamât” çöreklerinin ince üzüntüleriyle terler, pişer. Yavuklular gidecek ve gelecek bayram hediyelerinin hayali ile hülyalara dalar.

Ben burada o güzel şeyleri anıp sayıklarken, acaba zavallı vatancığım, o yıkılıp harap olan cennetcik ne halde oluyor? Orada yine odalar açık mı? Sofralar dolu mu? Hemşehriciklerim oruç mu, yoksa aç mı? Ya iftar? Ya sahur? Ya cami? Ya minare? Ya bayram? Geçen sene bir şeyler yoktu. Göklerin rengi bile uçuk ve yeşil yapraklar bile soluktu. Bana kurtlar, kuşlar haber veriyor ki bu sene haller daha fena… Ya Rabbi, mübarek günler hürmetine, sen yetiş bize!