277 kez görüntülendi.

Bizim Ramazanlar – I (Ispartalı Hakkı)

*Ramazan vesilesiyle Burhan Başarslan ve Mustafa Taş, Ispartalı Hakkı’nın 1917/1335’te İslâm Mecmuası’nda yayımlanan “Bizim Ramazan” başlıklı yazısını latinize ettiler.

 

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer!”

Ramazan, evvelleri hayırla, bereketle beraber gelirdi. Gözlere nurlar, gönüllere sürurlar getirirdi. Mübarek ay, belki yine öyle geldi. Lakin biz bunu anlayacak halde olmadığımızdan, anlamadık. Ramazan gelince, ben yeniden çocukluğa kavuşmuş gibi olurdum. Bütün üstümdeki ağırlıklar, bütün içimdeki kederler kalkardı. Bana olan hal elbette her Müslümana da olurdu. Lakin bu yıl… Heyhat!

Ramazan geldi. Ne gözümü kaldırıp minareye baktım. Ne gönlümü araştırıp kandil kadar ışık buldum. Gözlerim düşük, boğazım kuru, yerlere bakıp irkildim. Geçmiş zamanların güzel ramazanlarını, geçmiş ramazanların güzel günlerini aradım. Düşündüm. Düşündükçe daldım. Hep yuvası civarına inen yaralı kuşlar gibi, memleketim Isparta’nın ramazan hatıraları üstüne düşündüm. Memleketimin, o güzel günleri, letafetleri, latifeleri, adetleri, iftarları, sahurları, her katmeri bir saadet gülü açtıran âlemleri hazin hazin gözümden geçti. Saatlerce bunlar arasında dolaşıp ruhumu avuttum, oyaladım.

Taşranın -taşra cümlesinden mesela bizim Isparta’nın ramazanları- belki İstanbul’unki kadar parlak değildir. Lakin onun da kendine göre tecellileri vardır ki yad ve hikaye edilmeye değer. Oralarda da âlemler, iftarlar, sahurlar olur ki sefasına doyulmaz. Zaten büyük ağaçların top güzelliği yaprakların parça güzelliğinden çıkmaz mı?

Ramazan, şüphesiz her yerde senenin ruh ve inşirah ayıdır. İbadet ve tefekkür zamanıdır. Ruhani ve cismani istirahat devranıdır. Bizde ise bu tecelliler daha açıktır, daha lekesizdir. Sabahları ortada edepli ve sakin bir hal… Sokaklardaki halk, çokluk sahurdan sonra uyumamış, bir camide, bir mescidde mukabele dinleyip sabah namazını eda etmiş evlerine dönen kimselerdir. Azıcık uyuyup işine, ya da bir vaaza veya derse gidecekler.

Öğle vakti cami hayatı… Hemen her camide bir vaiz, İstanbul’da olduğu gibi şu köşede bir vaiz, yanında bir başkası, yine orada bir hafız değil. Sesler birbirine karışmaz. Vaazlar ve dersler bazen ikindiyi bulur… İkindileri “mukabele” denen Kur’an kıraati… Hafızlar, caminin imamı başta, sekiz on kişi mihrabın soluna sıralanır. Uca düşenler çokluk yedi sekiz yaşında hafız çocuklardır. Hafızına göre, mukarrar üç beş sahifeden bir sahifeye kadar her gün birer cüzü okurlar. Okuyan mutlaka ezber okur. Ötekiler mushaf tutmayarak veya tutarak dinler.

Akşama doğru, camiden çıkanlar çarşıları, arastaları doldurur. Her yerde bir inşirah, her yerde bir ruh. Her yerde her neviden yiyecek, içecek, bahusus adam boyu beyaz uzun pideler. Kırmızı parmak pideler, fincan pideler, simitler. Herkes tatlısını kendi evinde yapar, mahalle fırınında veya evin ocağında pişirir. Tatlı faslı uzuncadır… Pekmezden, şekerden, yüz türlü reçelden sonra kadayıflar, sarık burmalar, baklavalar, helvalar, helvalar. Dükkanlarda satılan tatlılar çokluk yabancı memurlar ve gözü dışarı kimseler içindir. Maahaza eşin dostun mürüvveti satıcıdan tatlı almaya pek de meydan bırakmaz.

Akşam yaklaştıkça, eğlencenin meyanesi kızışır…İğne iğne latifeler, çuvaldız gibi şakalar, gürültüler ortalığı tutar. Ne o? Tiryaki Ali Ağaya kahveci dumanı üstünde kahve, ateşi yanında cigara getirmiş. Yahut Kızak Ömer Ustanın tezgahı üstünden gaz tenekesi düşürmüşler. Gececi Osman Ağa ne söylüyor ki başına toplanmışlar? Bir şey değil. Ağa bu ikindi namazı niyetini bir türlü becerememiş. “Neveytü”  demiş, hecelemiş. Yanşırmış[dili döndüğünce benzetmeye çalışmış], evirip çevirmiş, yapamamış. Nihayet “Al Allahım namazını demiş!” de duruvermiş.

İftar İstanbul’daki gibi değil. Herkes akşam selamı çekip bir sofrada görünmez. Bunda belki, kerem ve ikram sahibi bir zatın külfetsiz nimeti açık olması gibi, birbirini tanımayan kimselerin bu münasebetle tanışıyor olması gibi, çok ahbabı olanların onları arayıp davet etmek namına üzültülere düşmemesi gibi iyilikler yok. Lakin misafirlerin ancak yemek için gelmiş görünmesi gibi, sofra üzerinde ve ancak yemek hatırı için anlaşması ve söyleşmesi gibi, iftar sahibinin yemeği eksik gelmek veya artık gelip atılmak gibi ezalara uğratılmaması gibi iyiliksizlikler de yok. Zaten her adetin hikmeti yerine ve kendine göre olur. Bizde iftar için herkes misafirini, ahbabını evvelden düşünür, arar, davet eder. Maahaza kolayca anlaşıvermek, haberleşivermek, birleşivermek için de yol kapalı değildir… Ahbap oymakları olur ki bir aylık ramazan birleşmelerini bir sözle tertip ediverirler.

Taşralılar latife işinde bazen ileri giderler. Hele samimi ahbap arasında, hele ramazanlarda. Hem onlar bir mizahçının, bir meddahın bulduğu, yazdığı yapma fıkraları, çiğnem yiyen çocuklar gibi kötürüm kötürüm dinlemekle, okumakla almazlar. Hayır! Bir şey olmuşsa kendileri de içindedir. İşin en hoş ciheti de budur. Öyle latifeler yapılmıştır ki yazılsa kitaplar olur. İşte mesela yine bir ramazan… Erbaşı iftar ve gece birleşmelerini kararlaştırırken on beşinci akşam için açık bir şey söylemez. Yalnız “O gece bir kaz yolacağız” der. Nasıl kaz? Çok söz yok. Bir kaz, işte bu kadar. O gün gelir. İşe başlanır, yahut ki işe birkaç gün evvelden başlanmıştır. İsmail Efendinin uzak semtteki evinden çıkıp işi başına geldiği anlaşıldıktan sonra, köydeki sürüden çobanın sabah kendi eliyle getirdiği iki kuzu da beraber yollanarak eve haber uçurulur. İftara ve sahura ehemmiyetli misafir var. Kuzular kesilecek. Evden iki de kaz koşulacak. Her şey mükemmel olacak. Büyük oğul İzzet Efendi bugün inmemeli, evde kalmalıdır. İkindiden sonra toplanırlar. Yolda takılanlar da olur. Sabırsızlık edenler birbirine sorar: Canım nereye? İsmail Efendi bir fısla [fısıltıyla] cevap verir: Bir kaz yolacağız, dedik ya! Çok söz yok. Yol uzar, yol uzadıkça gidilen yer de, yolunan kaz da yavaş yavaş anlaşılır. Efendi “Vah sersem kaz!” diye diye kendi elleriyle kendi şakaklarına vururken, sokak başında iftar topu gürler. Yârân bir kelime bile söylemeye üşenerek sofraya üşüşüp iftarlıklara saldırırlar.

Müezzin Merhum Ayva Hasan Efendi gibi, gıdası latife, ne kereler vardır ki kendilerine yapılan şeylere karşı tahammüllerine akıllar şaşar. Ramazan olmuştur ki iftar bir yerde, sahur bir yerde, uyku bir yerde Hasan Efendiye bir ay evine ayak bastırmamışlardır. Ramazan olmuştur ki dağa adam kaldırır gibi sert muamelelerle Hasan Efendiyi sofradan sofraya kaldırıp bir iftarı üç mahallede tamamlattırmışlardır. Yine ramazan olmuştur ki bir zeytincikle iftar açtırıp Hasan Efendiyi sofra başından almışlar, ellerini bağlayıp yemek yenirken karşıdan seyrettirmişler, sonra da daha mükellef bir sofra ile hatırını yapmışlardır.

Sofraları fukaraya açık inam sahipleri de eksik değildir. Bunlara hanedan ve oda sahibi derler. Hanede misafir alınan kısım odadır. Böyle misafir alıp yemeklemek veya sadece kahve ve şerbet çıkarmak “oda açmak”dır. Oda açanlar, teravih için ücretli ve ikramlı ayrıca imam da tutarlar. Komşular, uzak yakın misafirler iftardan sonra veya evvel odada toplanır. Yatsı ezanı ve salatü selamı odanın yakınında münasip bir yerde okunur. Namaza başlanır. Evdeki, komşuluktaki çocuklar müezzinlik ve ramazana mahsus temcitçilik vazifesini yapar. Teravih ekseriya dörder veya sekizer rekatla ve süratle eda edilir. Hükümet konağı, askeri dairesi, hapishane gibi belli başlı yerlerde cemaatle teravih kılınır. Bilfarz askeri dairesinde on üç dakikada kılınıyor, diye bir haber şayi olursa çokları oraya koşar, izdiham yapar.

[1] Ispartalı Hakkı, ”Bizim Ramazanlar”,  İslam Mecmuası, Cilt: 5, Sayı: 54,  24 Ramazan 1335 (14 Temmuz 1917),  s.1074-1082.