157 kez görüntülendi.

Bitmeyen Şehir: Mardin

Mezopotamya Ovası’nın kucaklayıcı şefkati ve sarp dağların korucu kudreti arasında yıllara meydan okuyan tarihi yapıları, hayranlık uyandıran kültürü ve sıcacık insanları ile kadim kent Mardin… 

Şehir hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse; Mardin, Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Yukarı Dicle havzasını el-Cezîre/Mezopotamya ovasına bağlayan, İran, Azerbaycan ve Anadolu’dan gelip Suriye ve el-Cezîre üzerinden Irak’a giden kadîm yollara hâkim bir konumda kurulmuş olup denizden 1000-1100 metre yükseklikte bulunuyor.[1]Ele geçirilmez, muazzam bir kale olan şehir, tarımın doğduğu “Verimli Hilal” bölgesinin içerisinde yer alıyor. Bu bölge, neolitik ve kalkolitik kültürlerin geliştiği en önemli bölgelerden birisi olmanın yanı sıra doğu-batı ve kuzey-güney kültürlerinin birbirleri ile harmanlandığı bir bölge olarak da önem arz ediyor.[2]Şehir, Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman ve Şırnak illeriyle komşu olup şehrin güneyden Suriye topraklarına da sınırı bulunmakta.[3]

Şehrin ne zaman kurulduğuna dair kaynaklarda maalesef net bir bilgiye rastlanmıyor. Şehrin ismi, Süryânice kaynaklarda Marde, Arapça kaynaklarda ise Mâridîn olarak kullanılıyor. Halk arasında yaygın olarak kullanılan isim ise “kaleler” anlamına gelen Merdin.[4]Şehrin konumu ve vakt-i zamanında savunma şehri olduğu düşünüldüğünde verilen ismin pek bir yakıştığı âşikâr.

Mardin eski çağlardan beridir ticârî ve askerî açıdan oldukça önemli bir konuma sahipse de adına ilk çağ kaynaklarında rastlamak pek mümkün değil. Fakat bu bölgede sırasıyla Akadlar, Babilliler, Huriler, Romalılar ve Bizanslılar’ın hüküm sürdükleri rivâyet ediliyor.[5]Uzun yıllar yalnızca askerî bir şehir olarak önemini koruyan Mardin, Hicrî 640 yılında Hz. Ömer’in kumandanlarından İyâz b. Ganm tarafından barış yolu ile alınıyor ve el-Cezîre’nin en önemli şehirleri arasına adını yazdırıyor. İyâz b. Ganm’dan sonra birçok vali değişikliği yaşayan Mardin, Müslüman devletler arasında sık sık el değiştirmiş.[6]1085 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Mardin’i fethi ile şehrin seyri değişiyor ve bölgede bulunan etnik unsurlara ilaveten bir de Türk ırkı bölgeye yerleşmeye başlıyor. 11. yüzyılın sonlarında Türkmen güçlerinin kontrolü altına giren bölge, 1103 yılı itibari ile yine bölgede ikamet eden Türkmen ailelerinin en büyüğü Artuklular’ın hakimiyetine geçiyor. Bu hakimiyet Mardin’de 3 asır devam ediyor[7]ve hakimiyetin nişâneleri günümüze kadar kendisini koruyan muazzam tarihi yapılar olarak vücut buluyor. Tabir-i caizse şehir, Artuklu hakimiyeti ile altın çağını yaşıyor.

Mardin, milattan önceye dayanan tarihi, farklı medeniyetlere yurt olması ve coğrafi konumu sebebiyle oldukça renkli bir kültüre sahip. Süryaniliğin doğduğu topraklar olarak niteleyebileceğimiz Mardin şehrinde, bugün Türkler, Kürtler, Süryaniler, Ezidiler ve Araplar kendi dillerini konuşuyor, din ve inançlarına göre yaşamlarını sürdürüyor. Mardin, bu özelliği ile çok kültürlülüğün en güzel örneklerinden birisi olarak kendini gösteriyor.[8]

Kısaca bilgi vermeye çalıştığım bu kadim şehre ikinci yolculuğumu bu yılın Haziran ayında yapıyorum. 2017 yılında hayallerimin şehrine yaptığım yolculuk bu kez özlenen bir şehre oluyor, heyecanlıyım. İstanbul’dan sabahın erken saatlerinde ayrılıyor, takriben 8.30 gibi Mezopotamya ovasına kurulmuş küçük köyleri görüyor, yeşilin yerini sarıya bıraktığı ova manzarası üzerinden havaalanına iniyorum. Rehberim, Mardin’de 3 yıldır vazife yapan dostum. Büyük şans. Havaalanından koşarak çıkıyor, dostumun sevecen bakışları ile karşılaşıyorum. Komiktir, henüz “nasılsın?” diyemeden kendimi merkeze giden dolmuşta buluyorum. Çünkü Doğu’da ulaşım hala saatlerle sınırlı ve kaçan bir araç demek en az 1 saat kayıp demek. Bir miktar gevezelik, heyecan, özlem derken kendimizi şehrin eşsiz sokaklarında buluyoruz. Sıkı bir kahvaltı ile yorgunluk attıktan sonra ver elini taş sokaklar…

Sarının en güzel tonu ile boyanmış dar sokaklardan şehrin zirve noktasına çıkıyor, ova manzarasını şöyle bir içimize çekiyoruz. Daha sonra hemen kalenin altına yerleştirilmiş Zinciriye (İsa Bey) Medresesi ile tura başlıyoruz. Unutmadan, Mardin Kalesi askeri bölge sınırları içerisinde olduğu için orayı ziyaret edemiyoruz bu sebeple gezimize Zinciriye’den başlamak zorundayız. 

Zinciriye Medresesi, 1385 yılında Artukluların son hükümdarlarından olan Melik Necmeddin İsa Bin Muzaffer Davut Bin El-Melik Salih tarafından il merkezinin, Medrese Mahallesinde yaptırılmış. Oldukça eğimli bir arazi üzerine inşa edilen medrese Mezopotamya Ovası’nı olduğu gibi görüyor. Şehrin en tepe noktasında yer aldığı için medresenin zamanında rasathane olarak kullanıldığına dair rivayetler var. Ayrıca dini ve kültürel eğitimlerin verildiği de söylenmekte.

Genişçe bir alanı kaplayan medrese açık avlulu medreselerden. Yapı, iki kat üzerinde avlu, cami, türbe ve çeşitli ek mekânlardan oluşuyor. Medresenin doğu ve batı uçlarındaki dilimli kubbeler ve doğu tarafına rastlayan yüksek taç kapısı görülmeye değer. Hemen her Artuklu eserinde rastladığımız çeşme ve havuz Zinciriye Medresesi’nin avlusunda da var. Yeri gelmişken, kademeli olarak inşa edilen bu çeşmelerin nefsin mertebelerini sembolize ettiğine dair bir inanış mevcut. Ayrıca, yine bu kademeli yapının doğumdan ölüme kadar bir insan hayatını sembolize ettiğine dair inançlar da var. Ne amaçla yapılmış olursa olsun yapıya hoş bir estetik hava kattığı âşikâr. Zinciriye Medresesi’nde biraz vakit geçiriyor, zirveden ovayı doya doya seyrediyor ve rotayı şehrin daha iç kesiminde bulunan Mardin Ulu Cami’ye çeviriyoruz.

Mardin Ulu Cami, Artuklu’nun ana caddesinde, güney cephenin doğu-batı yönünde dikdörtgen bir alana yerleştirilmiş. Eser, Klasik Artuklu Mimarisi’nin karakteristik özelliklerini taşıyan en güzel örneklerden. Caminin çiçekli kûfi hat ile yazılmış en eski kitabesi Selçuklular dönemine ait. Artukoğlu Necmeddin Ilgâzî adına inşa edilen vakfiye Milâdi 1177 tarihini taşıyor. 

Cami, enine gelişen dikdörtgen bir plana sahip. Kubbe dilimli formu ile mihrabı, kapısı ve minaresi ile yapı oldukça ilgi uyandırıyor. Dikdörtgen avlunun etrafında toplanmış olan diğer yapılar neredeyse tamamen harap olmuş halde. Caminin inşasında kullanılan taş bloklar Artuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerinden. Dairesel bir gövdeden oluşan minarenin her birinin yüzünde geniş uçlu kemerler yer alıyor. Rivayete göre caminin minaresi bir patlamada zarar görmüş ve aslına uygun şekilde tekrar inşa edilmiş. Oldukça süslü bu şahane minare aslında şehrin sembolü haline gelmiş desem hata etmiş olmam sanırım. Şehrin her bir köşesinden temaşa edilebilen minare, zirveden ova ile muazzam bir görüntüye sahip. “Ne minare imiş arkadaş!” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam tamam, hadi Şehidiye’ye gidelim. Ama Şehidiye’ye geçmeden önce Mardin’in mütevazi camileri arasında yer alan ve yolumuzun üstünde bulunan Reyhaniye Cami’yi unutmamak gerek. Ne zaman inşa edildiği net olarak bilinmeyen caminin sekizgen gövdeli minaresi görülmeye değer. 

Şehidiye Cami, aslında 1214 yılında Melik Mansur Nasreddin Aslan tarafından medrese olarak yaptırılan yapının güney bölümünde bulunan bir kısmı. Caminin yıkılmış olan minaresi 1916/17 yıllarında Ermeni Mimar Serkis Lole tarafından eklektik bir üslupla ve iskeletsiz olarak inşa yeniden inşa edilmiş. Serkis ustanın bu şahane minareyi Ulu Cami minaresi mimarına meydan okumak amacı ile yaptığına dair rivayetler var. Bunun yanısıra işin içerisinde bir gönül meselesi olduğuna dair söylemler de dilden dile geziyor. Biz yerli halkın yalancısıyız. Unutmadan, sanırım Latifiye Cami Mardin’in çocuklarının en sevdiği cami. Her ziyarette cami bahçesinde top peşinde koşturan sevimli çocuklara rastlamak tesadüf olamaz değil mi? 

Cami, medresenin en çok oynanmış yapılarından. Yani aslına uygun olup olmadığı biraz tartışılır. Yine de ilk yapıldığında oldukça süslü bir cepheye sahip olduğu anlaşılabiliyor diyor ve Latifiye Cami’ne geçiyoruz.

Latifiye Cami 1317 yılında Abdüllatif bin Abdullah tarafından yaptırılmış. Diğer camiler gibi Latifiye de dikdörtgen bir alana yayılmış ve yapımında tamamen yontma taş kullanılmış. Kullanılan taşlarda hiçbir süsleme bulunmuyor, yani biraz alışıldığın dışında sade bir yapı. Cami,  Mardin‘deki son Artuklu eserlerinden.

Ziyaret ettiğimiz camiler dışında şehirde pek çok küçük tarihi cami mevcut. Gezerken etrafı biraz dikkatli seyrederseniz her birini ziyaret edebilirsiniz dedikten sonra gelin şehrin kuzey ucunda kalan küçük bir medrese ile günü tamamlayalım; Hatuniye (Sıtti Radviyye) Medresesi.

Artuklu Sultanlarından Necmeddin Alpi’nin eşi ve Artuklu Sultan Kutbeddin İlgazi’nin Annesi olan Sıtti Radviyye tarafından yaptırılan medresenin 1206 tarihli olduğu biliniyor. Kalıntılar incelendiğinde bu medresenin de diğer Artuklu medreseleri gibi iki katlı olarak açık avlulu şekilde inşa edildiği anlaşılmakta. Çeşitli dönemlerde yapılan müdahaleler ve restorasyonlar ile medrese özgünlüğünü yitirmiş fakat cami kısmı hala kullanıma açık. Avlu ve türbe kısımları bulunan caminin türbe kısmında Kutbettin Ilgazi Hazretleri ve annesi yani Sıtti Radviyye Hatun’un kabirleri yer alıyor. Kendilerine selam veriyor ve huzurlarından ayrılıyoruz. Ertesi gün şehrin güney ucuna bir hükümdar edası ile kurulan Kasımiye Medresesi’ne gideceğiz, heyecanlıyız.

Kasımiye Medresesi, Mardin’in güneybatısında yer alan oldukça ihtişamlı bir yapı. İnşasına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah döneminde, 1457-1502 yıllarında tamamlanmış. Medresenin Osmanlı zamanında da Mardin’in en önemli ilim merkezlerinden birisi olduğu bilinmekte. Güneyde ovaya açık bir cepheye sahip olan medrese, Mardin yapılarının en büyüklerinden. Foto_07

Oldukça geniş bir yapı üzerine kesme taş ve tuğlalar ile inşa edilen medresede, 12 üst kat,11 alt kat olmak üzere toplam 23 hücre ile bir eyvan, türbe ve ambar bulunuyor. Plan özellikleri, taş işçiliği ve süsleme motifleri bakımından ilgi çeken yapının avlusunda bir çeşme ve büyükçe bir havuz bulunuyor. Çeşme ve havuzun Artuklu yapıları için vazgeçilmez olduğunu ve sembolik bir anlam taşıdığını daha önce söylediğim için tekrar etmeye lüzum görmüyorum. Kasımiye Medresesi’nde ilgi çeken bir başka farklılık da çeşmenin bulunduğu cephenin taşlarındaki renk farklılıkları. Bir rivayete göre Sultan Kasım çeşmede abdest aldığı esnâda tahtta gözü olan amcası tarafından boynu vurularak öldürülüyor. Bu hadiseye şahit olan sultanın kardeşi Esma ise o acı ile kardeşinin kanını avuç avuç duvara serperek ağlamaya başlıyor. Duvardaki sarı taşları kırmızıya boyayan kan izlerinin kıyamete dek var olarak kalmasını ve insanlara ibret olmasını Allah’tan niyaz ediyor, Mezopotamya’da artık kan dökülmemesi için duada bulunuyor. İlk bakışta fark edilen bu renk geçişlerinin kök boyası olduğunu söyleyenler varsa da halk Sultan Kasım ve kardeşi Esma’nın hazin hikayesini benimsemiş durumda. Bizler de gelenekten ayrılmıyor, duvardaki bu izlerin Sultan Kasım’a ait olduğuna inanıyoruz. Medrese görevlileri ile biraz sohbet ettikten ve iyice dinlendikten sonra şehrin merkezine giden dik yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. 

Birçok eseri gezmiş olmanın rahatlığı ile daha çok Mardin’in eski sokaklarında vakit geçiriyoruz. Sokakları birbirine bağlayan karanlık abbaralardan geçiyor, her bir sokak başında Mezopotamya Ovası’nı seyrediyoruz. Mardin’de gezerken istemeden de olsa dikkat edeceğiniz bir husus da evlerin kapıları. Şehrin kapılarını incelediğinizde bazen konuşmak için dile ihtiyaç olmadığını düşünüyorsunuz. Her evin kapısında hâne halkının mensup olduğu dini haber veren bir nişâne bulunuyor. Bazı kapıların üstünde Arapça Allah-Muhammed lafızları yazarken bazı kapılarda besmele göze çarpıyor. Bazı kapılarda mülkün Allah’a ait olduğuna işaret eden ifadeler bulunuyor. Özellikle en dikkat çekici kapılar Kabe motifi ve güller ile süslenmiş kapılar ki bu tezyinat hâne halkı arasında Hac vazifesini yerine getirmiş birileri olduğunun göstergesi. Mardin’in merkezinde genelde Müslümanların evlerinde bu nişâneleri görsek de zaman zaman Süryâni halkın evleri de seçilebiliyor.

Sokaklarda gezmeye devam ediyoruz. Bilindiği üzere bu şehir konakları ile de meşhur. Zamanında Müslüman ve Süryani beylerin şehrin en güzel yerlerine yaptırdıkları konaklar günümüzde daha çok otel, restoran ve kafe olarak kullanılıyor. Genellikle mimari yapısı korunmuş olan bu konaklarda ova manzarasına karşı yöresel lezzetleri tatma imkanı buluyorsunuz. Mardin özellikle kahve konusunda sunmuş olduğu çeşitlilik ile bana sorarsanız birinci sırada. Özel dibek kahvesi karışımlarından Süryani kahvelerine belki de yalnızca Mardin’de tadılabilecek lezzetleri ikram ediyor ziyaretçilerine. Tabii bir de dillere destan mırrası var, içebilene…

Sokak gezimizi nihayete erdirip nereye gitsek diye düşünürken Mardin Müzesi’nin arka sokağında olduğumuzu fark ediyor ve soluğu müzede alıyoruz.

1800’lü yıllarda Antakya Patriği tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak yaptırılan bina, Kültür Bakanlığı tarafından Süryani Katolik Vakfı’ndan satın alınarak 2000 yılında müzeye çevrilmiş. Müze’de Asurlulardan Osmanlı’ya kadar Mardin’de hüküm sürmüş medeniyetlere ait eserler/kalıntılar bulunuyor. Din, savaş, iktidar, sikke, ticaret, beslenme gibi temalara ayrılmış dört salonda sergilenen eserlerin çoğu Ilısu Barajı kazılarında arkeologlar tarafından çıkarılmış. Ayrıca müzede seramik, kumaş boyama, taş boyama, kil atölyesi, uçurtma atölyesi, bakır işçiliği atölyesi gibi birçok eğitim verilmekte, bunun yanı sıra geleceğin arkeologlarını yetiştirebilmek adına ilgili çocuklara arkeolojik kazı antrenmanları yaptırılmakta. Sinema-tiyatro gösterimi, masal anlatıcılığı, uçurtma festivali gibi etkinlikler de yine müze müdürlüğü tarafından organize edilmekte. Müzeyi gezip yapılan eğitimleri/etkinlikleri görünce iyi ki Kültür Bakanlığı satın almış diyoruz ve rotayı Kırklar Kilisesi’ne çeviriyoruz.

Geniş bir avlu içerisine kesme taş ile yapılan Kırklar Kilisesi oldukça eski bir kilise. Temellerinin 6. yüzyıla dayandığı biliniyor. 1200’lü yıllarda Kadim Süryani halkının ruhani ve idari işleri buradan yönetilmeye başlıyor. 1900’lü yıllara kadar din adamı yetiştirmede önemli bir rol oynadığı söyleniyor. İbadethane hâlâ faâl, ibadet günü dışında da ziyarete açık. Biraz şansınız varsa Papaz Gabriel’den kilise tarihini ve Kadim Süryani geleneğini dinleme şansı bulabilirsiniz. Aksi halde kilise görevlileri ziyaretçilerden pek de memnun değil gibi. Kırklar Kilisesi’nden sonra rotayı mütevâzi bir kilise olan Protestan Kilisesine çeviriyoruz

Protestan Kilisesi şehrin kalabalığından uzak, küçük, bakımlı bir kilise. Mimari olarak ayırt edici bir özelliği bulunmamakta, yani şehrin mimarisi ile uyumlu. İbadethaneye ek olarak küçük bir avlu ve bebek bakım odası bulunan kilisenin içerisinde Protestan kaynaklarının yer aldığı bir kütüphane mevcut. Yapının sol kısmında ise ibadethane bölümü bulunuyor. Protestan Kilisesi’nin görevlileri Kırklar Kilisesi görevlilerine nazaran oldukça ilgili. Gerek kilise tarihi gerek Protestanlık ile ilgili sorulara güler yüzle cevap veriyorlar. Uzunca bir süre ibadete kapalı kalan bu kilisenin tekrar ibadete açılması Protestan halkı son derece mutlu etmiş. Halkın mutluluğunu paylaşıyor ve Keldâni Kilisesi’ne doğru yola çıkıyoruz.

Mar Kırmız Keldâni Kilisesi Mardin Çarşı’da yer alan oldukça eski bir kilise. Görevli beyefendiden aldığımız bilgilere göre ibadete açık olan bu kilise milattan sonra 397 yılında inşa edilmiş. Şehrin mimarisi ile uyumlu olmakla birlikte kilise içerisi diğer Süryani kiliselerine göre daha farklı. İkonalar daha görkemli, ortam daha loş ve gizemli. Keldâni kilisesinin görevlileri de son derece ilgili ve güler yüzlü. Hülasa, bir gün ziyaret şansı bulursanız aklınıza gelen tüm soruları sorabilirsiniz. 

Keldâni Kilisesi’nden çıkıyor ve Revaklı Çarşı’ya doğru yol alıyoruz. Revaklı Çarşı uzunca bir abbaraya benziyor, sağı solu odacıklarla dolu bir abbaraya. Ve bu odacıklar el sanatları noktasında da oldukça gelişmiş olan şehrin sanat atölyeleri adeta. Bakırcılar, gümüşçüler, sabuncular, kumaşçılar, dokumacılar, baskıcılar gibi hemen her meslek erbabı burada bulunuyor. Ama en ilgi uyandıranlar Şahmeran ustaları. Şahmeran hikayesi, kökleri İran kültürüne dayanan fakat Mezopotamya toplumları özellikle de Mardin halkı tarafından fazlaca benimsenen eski bir aşk hikayesi. Halk arasında dilden dile dolaşan bu hikaye onu şehrin sembolü haline getirmiş. Hal böyle olunca da cam altı el boyama Şahmeran tabloları ile insanları büyüleyen ustalar Revaklı Çarşı’nın vazgeçilmezi olmuş. Ustaların muazzam eserlerini seyrederken mistik bir dünyaya çekiliyor, sanki Şahmeran ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Daldığınız mistik dünyadan uyanınca da kendinizi, sizi o dünyaya çeken tabloyu satın almış olarak buluyorsunuz.

Çarşısından bahsedip esnafını zikretmeden olmaz. Mardin halkı genç, yaşlı, kadın, erkek oldukça sıcak kanlı bir halk fakat bu sıcaklık esnafta çok daha fazla hissediliyor. Hangi dükkana adım atarsanız atın kendinizi çok çok önemli hissediyor, hürmet ve muhabbet görüyorsunuz. Özellikle ağzınızdan “ben bu şehri çok sevdim” cümlesi dökülürse esnaf sizi çay, kahve ikram etmeden asla bırakmıyor. Öyle bir atmosfer ki gözünüzün şöyle bir takıldığı dükkanda saatlerce sohbete dalabilmeniz pek muhtemel. Alışveriş yapmanıza gerek yok, esnaf her halükarda sizi baş tacı görüyor. Ve sizi uğurlarken sanki yıllardır tanıdığı bir yakınını yolcu edercesine “Annene-babana selam söyle” demeyi ihmal etmiyor. Hatta arada “Sadece şehrimizi görmeye İstanbul’dan buralara kadar geldiğin için sana da ailene de teşekkür ederiz.” diyen bile oluyor. Hasılı Mardin’de havasından suyuna, taşından toprağına ve en önemlisi insanına her mevcudun sıcacık olduğuna şahit oluyorsunuz.

Anlattığım bunca şeye aldanıp kadim şehir bitti sanmayın. Sadece şehir merkezinde adını zikredemediğim, ziyarete değer birçok yapı mevcut. Bunun yanı sıra Midyat’ta bulunan konaklar, kiliseler, mağara evler görülmeye değer. Deyrü’z-zâferân Manastırı, Mor Hobil Mor Abrohom Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, Mor Yakup Kilisesi, Dara Antik Kenti, Nusaybin Beyaz Su Vadisi de vakti olanlar ve gezmeyi sevenler için ziyaret edilebilecek yerler arasında. Alışılmışın dışında bir yerler görmek isterseniz bir Ezidi köyüne, bir Süryani köyüne mutlaka uğramanızı tavsiye edebilirim acizâne. Zira bu köylerdeki atmosfer yaşamakla ancak anlaşılabilir. Dedim ya kadim şehir, anlatmakla bitmez görmek şart.

Not: Fotoğraflar bizzat fakir tarafından çekilmiş olup kusur ve kadraj bozukluklarının görmezden gelinmesi rica olunur.

Kaynakça

Nasıroğlu Mehtap, Batılı Seyyahların Gözüyle Mardin ve Çevresi (Mardin, Nusaybin ve Hasankeyf) (yüksek lisans tezi), Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Şanlıurfa 2010.

Öztürk Uğur, XX. Yüzyılda Mardin Tarihi ve İnanç Coğrafyası (yüksek lisans tezi), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 1997.

Taştemir Mehmet, “Mardin”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, XXIIIV, Ankara 2003, S. 43-48.

Yılmaz İbrahim, Kültürel Zenginlik Bakımından Mardin, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IX (2009), sayı:1, s. 51-70.

https://mardin.ktb.gov.tr/, erişim 05.09.2019.

 

[1]Mehmet Taştemir, “Mardin”, Diyamet İslam Ansiklopedisi, XXIIIV, Ankara 2003, s. 43-48.

[2]Mehtap Nasıroğlu, Batılı Seyyahların Gözüyle Mardin ve Çevresi (Mardin, Nusaybin ve Hasankeyf) (yüksek lisans tezi), Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Şanlıurfa 2010, s. 5. 

[3]Taştemir, “Mardin”, s. 43-48. 

[4]Taştemir, “Mardin”, s. 43-48.; Uğur Öztürk, XX. Yüzyılda Mardin Tarihi ve İnanç Coğrafyası (yüksek lisans tezi), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 1997,  s. 1.

[5]www.mardınkulturturizm.com, erişim 05.09.2019

[6]Öztürk, XX. Yüzyılda Mardin Tarihi ve İnanç Coğrafyası, s. 6; Taştemir, “Mardin”, s. 43-48.

[7]Öztürk, XX. Yüzyılda Mardin Tarihi ve İnanç Coğrafyası, s. 6; Taştemir, “Mardin”, s. 43-48.

[8]İbrahim Yılmaz, Kültürel Zenginlik Bakımından Mardin, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IX (2009), sayı:1, s. 51-70.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir