532 kez görüntülendi.

Bir Romanı Semboller Üzerinden Okumak

Daniel Defoe’nin; tüccarlık, ekonomistlik, gazetecilik ve söylentiye göre ajanlık yaptıktan sonra 1719 yılında 63 yaşında yayınladığı Robinson Crusoe adlı kitabıyla baş başayız. Edebiyat tarihçilerinin önemli bir kısmına göre İngiliz Edebiyatı’nın ilk romanı kabul edilen Robinson Crusoe, Türk edebiyatında da ilk çeviri eserlerden biri kabul ediliyor. Kitap gerek yalın ve akıcı üslubu gerekse konusunun ilginç bulunması sebepleriyle yazıldığı tarihten günümüze kadar büyük ilgi görmüş, dikkatleri üzerinde toplamıştır. Hatta kendisinden sonra benzer konu ve üslupla birçok roman dahi yazılmıştır.

Bu kitabı önemli yapan şey onun sadece edebi açıdan taşıdığı değer değil aynı zamanda sembolik anlatımıyla bize modern devletin kuruluş hikayesini aktarıyor olmasıdır.  Kitabın yazıldığı döneme bakacak olursak Batı Avrupa’da yer alan İngiltere ve Hollanda’nın sömürü yarışında -özellikle denizler üzerinden gerçekleştirilen sömürü yarışında- sazı İspanyol ve Portekizlilerin elinden almaya başladığı döneme denk geleceğiz.

Roman, karakterimiz Robinson’un anne ve babasının sözüne muhalefet etmesiyle başlar, nitekim modern devlet de gelenek ve Tanrı’nın reddedilmesi, arka plana alınmasıyla kendini gösterir. Buradaki anne-baba geleneği temsil eden unsurlardır. Robinson bu muhalefet ve reddedişten sonra hep gerçekleştirmek istediği şeyi yapar ve denizlere açılmaya başlar ama daha ilk seferinde gemi alabora olmuş ve başka denizciler tarafından kurtarılmıştır. Yılmaz ve yoluna devam eder, daha başka birtakım maceralar yaşayıp tehlikeler atlattıktan sonra gemisi tekrar okyanusta batar, tüm mürettebat hayatını kaybeder ve bu sefer gemiden tek kurtulan kendisi olur. Gözlerini açtığında balta girmemiş bir adada olduğunu idrak eder. İlk yaptığı şey enkaz halindeki gemiden geriye kalan yiyecek, içecek, giysi, alet-edevatı, silahları ve bir miktar parayı adaya taşımak olur. Her ne kadar paranın bu adada hiçbir geçerliliğinin ve anlamının olmadığını bilse de yanına alamadan yapamaz. Geçmiş hayatını ve bu hayattaki alışkanlıklarını zihni arka planında bulunduruyor olması ve bu zihni alanın imkan bulduğunda onun hal ve hareketlerinde kendini göstermesi pek anlaşılır bir şeydir. Aynı zamanda modern devletin de paraya atfettiği değer, ona muhtaçlığı modern-medeni Batı insanının zihni alt yapısında da kendine bittabi yer bulacaktır.

Ormanın içinde kendine bir ev yapar ve gemiden kurtardığı şeyleri buraya taşır. Güvenlik kaygısıyla her geçen gün evinin duvarlarını ve çevresini çok daha korunaklı hale getirir, nitekim devletin ortaya çıkması hakkındaki teorilerden birisi de çatışmacı yaklaşımdır, yazarımızın bu romanda bu teoriyi benimseyip, eserini bu minvalde kaleme aldığını söyleyebiliriz.

Adada geçen süre zarfında hayvanları ehlileştirip bir çiftlik kurmuş, takvim oluşturmuş, günlük tutmuştur. Günün birinde yerden bir takım bitkilerin filizlendiğini görmüş ve bunu Tanrı’nın lütfuna bağlamıştır. Daha sonra ise bu filizlenmelerin tohum çuvalını taşırken, çuvalın içinden düşürdüğü tohumlar sebebiyle olduğunu anlamıştır. Bu ise bize ilk hareketi rastlantısal olan her şeyin sebep-sonuç ilişkisine tabi tutulduğu modern devletin en büyük dayanaklarından biri olan “bilim”in temellerinin nasıl atıldığını göstermesi bakımından güzel bir örnektir.

Günün birinde adada bir ayak izi görür, içine bir şüphedir girer, acaba bu kendi ayak izi midir yoksa adada kendisi dışında başka birisi daha mı bulunmaktadır? Bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra Robinson adada vahşiler diye isimlendirdiği bir grubu ayin tarzında bir şey yaparken ve Tanrı’ya aralarındaki bir tutsağı kurban ederken görmüştür. Bu olay bir süre sonra tekrar etmiş ama bu sefer tutsak vahşilerin arasından kurtulmuş Robinson’a doğru koşmaktadır, Robinson ani bir karar verip kaçan tutsağı vahşilerin elinden kurtarmıştır. Adada artık tek başına yaşamak zorunda kalmayacaktır. Bu vahşinin ismini bilmeyen ve bunu çok da önemsemeyen Robinson onu cuma günü bulduğu için ona Cuma ismini vermiştir. Robinson Cuma’nın hal-hareketlerinden ve onu kurtarmış olmasından kaynaklı kendisini efendi, Cuma’yı ise köle olarak tanımlamıştır. Modern devlet, yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi gelenek ve tanrıyı reddetmiş, varoluşunu bu şekilde gerçekleştirmiştir. Lakin bu reddedişle birlikte geride sırtını yaslayabileceği, dayanabileceği bir şey kalmamıştır. Bundan ötürü kendisini ne olduğuyla değil ancak ve ancak ne olmadığıyla tanımlayabilecektir. Bunun için ise bir “öteki”ye ihtiyaç duyacak bu ihtiyaç neticesinde bir “öteki” yaratacaktır. Bu “öteki”yi tanımlayacak ve aslında bununla birlikte kendisinin ne olmadığını ortaya koyup kendi kimliğini inşa edecektir. Bu “öteki” genelde medeni olmayan, barbar veya vahşi bir şey olarak karşımıza çıkacaktır. Bu romanda ise “öteki”yi Cuma karakteri canlandıracaktır.

 Hiç vakit kaybetmeden Robinson hiçbir şey bilmeyen bu vahşiye her bildiğini öğretmeye başlar! Ekinleri nasıl ektiğini, hayvanları nasıl sağdığını, nasıl peynir yaptığını, anlaşmak için de İngilizce’yi öğretir. Burada ise Batı medeniyetinin kendisini nasıl tarihin ve bilimin başlatıcısı olarak gördüğü fikrinin izlerini bulmak oldukça kolaydır. Robinson ve Cuma’nın günleri az çok birbirine benzer geçmektedir. Bir gün adadayken eskilerine benzer bir ayin olduğunu görürler ve vahşilerin üzerine saldırırlar, ortalık durulduğunda tutsaklardan birinin Cuma’nın babası olduğu anlaşılır, bunu gören Cuma sevinçten deliye döner. O sıralar ufukta bir İngiliz gemisi görünmüştür, sonradan anlaşılır ki gemideki tayfa kaptana isyan etmiş ve onu esir almıştır, birtakım olaylardan sonra Robinson kaptanı tayfanın elinden kurtarır ve Cuma’yı da yanına alıp adadan ayrılmak için hazırlanmaya başlar. Ama isyancı tayfaya ne olacağı konusunda henüz karar verilmemiştir, onlara ya geri dönüp yargılanmak ya da bu adada kalmak teklif edilir, onlar ikincisini tercih ederler. Robinson adadan ayrılırken adanın tapusunun kendine ait olduğunu onlara sadece bu adada yaşamak için izin verdiğini hatırlatır. Burada ise Batı insanının sahiplenmeyi, kendi mülküne geçirmeyi nasıl da ululaştırdığını ve ondan vazgeçemediğini rahatça görebiliriz. Tüm bunlardan sonra dönüş yoluna koyulurlar…

Kitap hakkındaki eleştirilerimiz kısaca şu şekilde ifade edilebilir: Robinson’un adaya düştükten hemen sonra doğaya uyum sağlaması ve adada kalmayı bu kadar hızlı kabullenmesi inanılması güç bir şeydir; bir çaresizlik, çabalama ve normal hayata geçiş döneminin olması beklenirdi. Bir diğer dikkat çeken husus ise Robinson’un neredeyse tüm vaktini adayı dizayn ile geçirmesi, sorgulamalara gitmeden sadece hedeflediği şeyleri gerçekleştirmek için büyük çabalar sarf etmesi ve hiç ama hiç varoluşsal sorunlar yaşamayıp sorgulamalara gitmemesidir. Manevi bir bunalıma girmesi ve ruhsal-düşünsel girdaplara sürüklenmesi tahmin edilirdi. Son olarak ise Robinson-Beyaz Adam’ın sanki insanüstü bir varlıkmış gibi karşımıza çıkarılması ve bu bağlamda cinselliğe hiçbir ihtiyaç duymayıp adeta bundan arındırılmış gibi gösterilmesi gerçeklikten uzak bir yaklaşımı gözler önüne sermektedir.


Kaynakça

 

[1] Daniel Defoe, Robinson Crusoe, çev.,Fadime Kahya(İstanbul:Türkiye İş Bankası Yayınları,2018)

[2] Michel Tournier, Cuma ya da Pasifik Arafı, çev., Melis Ece(İstanbul: Ayrıntı Yayınları,2014)

 

YORUMLAR

  1. Tebrik ederim elinize ve kaleminize kuvvet. Farklı bir bakış açısıyla güzel bir roman tahlili olmuş. Rabbim başarılarınızı daim etsin inşallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir