350 kez görüntülendi.

Bir Milletin Sürgünü: Nekbe

15 Mayıs 1948, bu tarih Filistin halkı için “Büyük Felaket” diğer adıyla “Nekbe Günü (يوم النكبة)”, İsrail için bağımsızlığını ilan, “halksız vatanda” kurdukları devlet demektir. Bugün Nekbe’nin üzerinden tam 71 yıl geçmesine rağmen Filistin halkı hala felaketin etkisi altındadır.

Filistin halkı işgali Nekbe (Felaket) olarak isimlendirmiştir. Bu isim dahi halkın işgale bakış açısını özetler niteliktedir. İlk zamanlarda Filistinli tarihçiler açıkça hazima ((هزيمة/Yenilgi kelimesini kullanırken bu terim yavaş yavaş ortadan kalkmış, kullanılagelen kelime ise “felaket” olmuştur. Filistinli tarihçi ve arkeolog Nazmi el-Jubeh, “hazima” kelimesinin Araplar için bir tabu olduğu belirtmiş ve şunları söylemiştir: “Nakba, yenilgi anlamına gelmez. Bu kelime yakın bir arkadaş veya akrabanın aniden yok olması ya da doğal bir felaket için kullanılır. Üzerinde kontrolümüzün olmadığı bir olaydır. Pompei halkının Vezüv Yanardağı’nın patlamasında ne gibi bir rolleri olduğunu soramayız. 1948’deki sürgün kesinlikle bir felaketti. Ama gerçekten korkunç bir bozgundu. Bu kelimeye itiraz etmekle ve kolektif şuurdan dışlamakla Arap dünyasını etkileyen korkunç bir inkarın içerisine düşüyoruz.”

Esasında Nekbe 14 Mayıs 1948’de Musevi Ulusal Konseyi tarafından İsrail’in kuruluşunun ilan edilmesiyle değil on yıllar öncesinde başlamıştır. Her 15 Mayıs günü yâd edilse de geçmiş ve geleceğe uzanan bir süreci kapsamaktadır.  1907’de Yahudi Milli Fonu’nun Kuzey Filistin’in Marc b. Âmir bölgesinden 10.000 dönüm arazi satın almasıyla başlamıştır denilebilir.  1915’e gelindiğinde ise İngiliz Kabinesine “Filistin’in Geleceği”  adlı gizli bir rapor sunulmuştur. Raporda Filistin’inde doğrudan egemen bir Yahudi devletinin kurulması için zamanlamanın doğru olmadığı belirtilmiş ve Filistin’in önce İngiliz İmparatorluğuna dâhil edilmesi önerilmiştir. Zira bu zaman zarfında daha fazla Yahudi getirilerek demografik üstünlük sağlanacaktır. Bu önerilerin yer aldığı Fransa ve İngiltere arasında 16 Mayıs 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması ise bir Yahudi devleti kurulmasının önünü açmıştır.

Tarih 1917 yılını gösterdiğinde İngiltere Başbakanı David Lloyd George başkanlığında İngiliz Kabinesi Filistin’de bir Yahudi vatanı kurulması için karar almıştır ve 11 Aralık 1917’de İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirmiştir. Aynı zamanda İngiliz himayesinde bir grup Yahudi askeri birlik şehre girmiştir. Askeri birlik içerisinde İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben-Gurion da bulunuyordu. Bu dönemde Filistin’de 50 binlik sayılarıyla Yahudiler Arapların onda biri kadar nüfusa sahipken, İngiliz mandası altındaki ilk 10 yılda sayıları artarak 175 bine ulaşmıştır. İngiltere’nin şehri ele geçirişinden 2 yıl sonra 1919’da yapılan Paris Barış Konferansı’na bir delegasyonla katılan siyonist örgüt, kurmak istediği Yahudi devletinin sınırlarını harita üzerinden dile getirmiştir.

1920’de İngiltere Filistin’e ilk üst düzey temsilcisi olan Herbert Samuel’i atamıştır. Milletler Cemiyeti 1922’de İngiltere’nin Filistin’deki egemenliğini resmiyete dökmüştür. Milletler Cemiyeti’nin onayladığı İngiliz mandası belgesinin 2. maddesinde şöyle denilmiştir. “İngiliz mandası Yahudilere ait bir ülkenin kurulması için gereken politik, idari ve ekonomik koşulları yerine getirecektir.”

İngiltere’nin üst düzey temsilcisi Herbert Samuel, İbranice’yi Filistin’in resmî dili olarak ilan etmiştir. Aynı zamanda Yahudiler bu dönemde kendi enerji bakanlıklarının temellerini atmış, kendi elektrik santrallerini kurmuş, imar ve su kurumlarını oluşturmuştur. İngilizlerin aldığı kararların en önemlisi ise Yahudilere ordu kurma izni vermeleri olmuştur.

İngiliz Hükümeti tarafından 1925 yılında Birleşmiş Milletlere sunulan rapor bölgeye göç eden 33 binden fazla Yahudinin Filistin uyruğuna geçirildiğini, 13 yeni yerleşim yerinin inşa edildiğini kaydetmiştir. Ayrıca raporda Ben Gurion liderliğinde bir Yahudi işçi sendikası kurulduğu ve Tel-Aviv’in belediyesine özerklik tanındığı dile getirilmiştir. Aynı yıl İbrani Üniversitesi de açılmıştır.
Aktif siyonist gruplar tarafından 1929’da Ağlama Duvarında bir toplantı düzenlenmiştir. Bu toplantı “Burak Ayaklanması” olarak da bilinen şiddetli gösterilerin sebebi olmuştur. Hem Araplardan hem   Yahudilerden yüz kadar kişi hayatını kaybetmiştir.

1933’de artan Yahudi göçüne karşı protestolar çoğalmış, 19 Nisan 1936’ya gelindiğinde şiddetlenen ayaklanmalarla beraber Araplar boykot kararı almıştır. Buna karşılık başta Kudüs büyük müftüsü olmak üzere İngiliz işgalci birlikleriyle bağlantılı olan feodal Filistinli liderler Londra ile aralarının bozulmaması için boykotu sonlandırmaya çalışmıştır. Ayrıca Arap Yüksek Komisyonu’nun başkanı Hüseyniler ile Londra’yla uzlaşma sağlamaya çalışan Naşâşibiler gibi büyük aileler arasında eski kavgalar tekrar canlanmıştır.

Yahudilerin Filistin’e göç etmesine karşı Araplar tarafından düzenlenen gösteriden bir kare. Pankartlarda “Vatan bizim dinimizdir. Bağımsızlık yaşamamızdır. Arap Filistin!” yazıları görülüyor.

İngiltere’nin şiddetli ceza ve saldırılarıyla ayaklanma kaos içerisinde 1939 yılında sona ermiştir. Ayaklanma ve direniş boyunca beş bin Filistinli hayatını kaybetmiş, 10 bin kişi de yaralanmıştır.

Bastırılan ayaklanma ile Filistin toplumunda işgali hızlandıran bir parçalanma meydana gelmiştir. Bu parçalanmaya dair Tarihçi ve UNESCO’nun Filistin elçisi olan İlyas Sanbar’ın şu gözlemleri büyük önem teşkil etmektedir: “Filistin’in kendine has olarak tek bir merkezi yoktu, dini merkezi olan Kudüs’ü ve bunun yanında bölgesel başkentleri olan Gazze, Yafa, Hayfa ve Akra’sı vardı. Ayrıca iç bölgelerde Kudüs, Nablus ve el-Halil de birer başkentti.”

Tüm tarihi boyunca Filistinli liderler, birleşme noktalarında faaliyet gösterdiler. Ulusal bir liderin gücünü yerleşik kılabilmesi ve bölgelerin birbirine bağlanması için kendisini kesişme noktalarına konuşlandırması gerekiyordu. 1939 yenilgisiyle Filistin toplumunun iç bağları kopmuş, bölgesel güçler arasındaki bağlantı parçalanmıştı. Sanbar’ın ifade ettiği parçalanmayı 1948’de Taberiye’den çıkarılan Filistinliler için Safed’den bir tepki gelmemesi ve Safed şehri boşaltıldığında da Yafa’dakilerin bir şey yapmaması bunu teyid eder niteliktedir.

1947’de İngiltere manda yönetimine son vermiş ve Filistin-İsrail mücadelesini Birleşmiş Milletlere havale etmiştir. Filistin’i Nekbe’ye götüren süreci tetikleyen etkenlerden biri de Deyr Yasin katliamı olmuştur. 9 Nisan 1948 gecesi Menahem Begin, Irgun siyonist örgüt mensuplarıyla Deyr Yasin köyüne baskın düzenlemiştir. Daha sonraki yıllarda başbakanlık yapan Begin liderliğindeki örgüt 254 Filistinliyi katletmiştir. Katliam sonrasında hadise, Kahire’deki Arap Birliği’nin Kudüs Yüksek Temsilciliğinin kararıyla tüm detaylarıyla paylaşılmıştır. Ölü sayısı olduğundan fazla gösterilerek siyonistlerin kınanması hedeflenmiştir. Fakat bu adım ters tepmiş katliama ilişkin haberleri okuyan halk henüz siyonist örgüt köylerine gelmeden köyü boşaltmaya başlamıştır.

Nekbe Günü adeta bir madalyonun iki yüzü gibi bir taraftan Filistinlilerin yurdundan edilip katledildiği gün ilken diğer taraftan İsrail’in sevinç günü olmuştur. İsrail’in kuruluşunu ilan ettiği bu günde 500’den fazla köy İsrail tarafından yerle bir edilmiş binlerce kişi katledilmiştir. Sağ kalanlar en yakın Arap ülkeleri olan Ürdün, Suriye, Mısır ve Lübnan’a sığınmak zorunda kalmıştır. Bu durum bir milyona yakın Filistinlinin yaşadıkları toprakları terk etmesiyle oluşan ve günümüzde de devam eden “Filistinli mülteciler sorunu”nu başlatmıştır. Bugün sayıları 10 milyona yaklaşan Filistinli mülteciler ülke içinde ve dışında oluşturulan 61 mülteci kampında yaşam mücadelesi vermektedir.

Filistinlilerin maruz kaldığı hak ihlalleri sığındıkları kamplarda da devam etmiş, 2001 yılında Lübnan’da mültecilerin mülk edinme ve sahip oldukları mülkü çocuklarına bırakma haklarının ellerinden alınmasıyla beraber doktorluk, avukatlık, eczacılık gibi 20 mesleği yapmaları da engellenmiştir. Nekbe Günü’nde sürgün edilen Filistinlilerin bir kısmı ülke içinde yer değiştirerek Gazze’ye sığınmıştır. Gazze içinde barındırdığı 8 mülteci kampı ile bugün 2 milyon Filistinli’nin bulunduğu bir açık hava hapishanesi durumundadır.

Nekbe’nin bugüne uzanan tezahürlerinden biri de 1948’de topraklarından göçe zorlanan Filistin halkının dönüş hakkını savunmak ve İsrail’in 2006’dan bu yana kara, hava ve denizden Gazze’ye uyguladığı ambargonun kaldırılması taleplerini dünyaya duyurmak amacıyla 30 Mart 2018’de başlattığı Büyük Dönüş Yürüyüşü’dür. Yürüyüş istikameti Gazze’nin kuzey, güney ve orta kesimlerindeki bölgelerden sınıra doğrudur. Yürüyüşe Gazze’nin güneyindeki Han Yunus kentinden katılan Ahmed Kadih, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, “Buraya gelişimiz ‘Ey Vatan, dönüyoruz’ sözümüzü pekiştirmek içindir” demiştir.  İsrail askerleri gösterilerde yer alan Filistinlilere sert müdahalelerde bulunmuştur.

Filistin İnsan Hakları Merkezinin (PCHR) derlemiş olduğu bilgilere göre, İsrail askerleri Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilerinde 196 Filistinliyi şehit etmiş çoğunluğu gerçek mermiyle olmak üzere 11 bin 427 kişiyi de yaralamıştır.

%78’i İsrail işgali altında olan Filistin topraklarında Nekbe, hala varlığını sürdürmektedir.

Kaynakça

* Belgesel: Büyük Felaket 1. Bölüm

* https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazze-sinirindaki-gosterilerde-16-filistinli-yaralandi/1488607(24.05.2019)

* https://www.gzt.com/dunya-politika/dunyanin-kabuk-tutmayan-yarasi-multeci-kamplari-272875  (20.06.2017)

* https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bir-milletin-ozgurluk-mucadelesi-buyuk-donus-yuruyusu/1435223(30.03.2019)

* https://m.timeturk.com/nekbe-yi-baslatan-katliam-9-nisan-1948-deyr-yasin/haber-1069800(09.04.2019)

* https://www.gzt.com/mecra/bitmeyen-dram-nekbe-3366842(15.05.2018)

* Sylvain Cypel, Duvarlar Arasında Çıkmazdaki İsrail Toplumu, Arkadaş Yayınevi, 2011

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir