336 kez görüntülendi.

Bir Kitapçı Çırağının Olağanüstü Hikayesi | Kitap İnceleme

Bir Kitapçı Çırağının Olağanüstü Hikâyesi: “Bu Seyahat Biz Doğunun Çocuklarının İçinden Geçer”

 

Yıllar önce henüz lise yıllarındayken yazar bir öğretmenim vardı, kitabının adı “Herkes İçin Tarih” idi “ben de herkes kümesine dâhilim, bana da diyecek şeyleri vardır bu kitabın” diyerek adeta bana yazılmış gibi okumuş hususen benim için kaleme alınmış gibi hissetmiştim. O günlerden yıllar yıllar sonra bir kitapçı çırağı dostumun olağanüstü hikâyesini okumak ve bu hikâyeyi anılarla desteklemek beni paha biçilmez bir heyecana sevk etti desem asla abartmış olmam. Zira “Bir Kitapçı Çırağının Olağanüstü Hikâyesi”ne birkaç yıl önce fark etmeden şahitlik etmişim. Okudukça zihnimde berraklaşan o hatırat ile esere yakınlığım muhakkak daha da ziyadeleşti. 

Yazarların dünyasında kimin, neyin, ne şekilde çizileceği berrak değildir. Kimler kimler, elleri kurumuş bir ayakkabıcı, belki çelimsiz bir tuhafiyeci, budanmış bir ağaç, çalıntı bir kilim, hangi saç, hangi nefes, hangi rüzgar, kim bilir hangi yazarın, şairin kaleminden kağıda işlenmiştir de bundan bihaber kalmış ve sonra sönüp gitmiştir. Bu bihaberlikle beraber varlığın görünür sathından silinip o yazarın, o şairin satırlarında yaşamaya devam etmiştir.

Bu sebeple ben kendimi bihaberlik talihsizliğine uğramaktan bu iki yazar dolayısı ile iki kez azade kılınmış addediyorum. İki kez, hem de varlığın görünen sathında berhayat iken iki yazarın satırlarında kendimi okumak lezzetini tadarak.

Bir Kitapçı Çırağının Hikâyesi” mahrem bir hikâye, anlatıcının yıldızlarla olan sırrını okuyoruz; acaba hangi yıldız aşırmış da ifşa etmiştir bu sırrı. 

Hikâye bir yolculuk ile başlıyor belki de bir yolcuyla… İnsanı insan yapan bu türlü bitmeyen yolculuklar değil mi zaten? Hayat bizatihi bir yolculuk değil mi? Her şey gibi bu olağanüstü hikâye de bir yolculuk ile başlıyor. İlk sayfadaki gökyüzü tasviri aslında bir metafor gibi durmakta. İnsan altında yaşadığı gökkubbeye bakarak bazen hayatın en anlamlı remizlerini onda buluyor. Yine böyle bir an, eserin henüz başında bir gökkubbe olan şu hayatın resmini bizlere sunuyor.

Bir mahrem öykü demişiz, hislerin tercümanı bazen evvelce işitilmiş bir söz, bir türkü, bir şiir, belki bir kelime ile insana ilham olur, Ahmet Arif’in şu dizeleri bu mahrem sırrın belki mülhem bir tercümanıdır: 

Dostuna yarasını gösterir gibi,

Bir salkım söğüde su verir gibi

Öyle içten

Öyle derin,

Türkü söylemek, küfretmek,

Çukurova yiğidine mahsustur…

Bu denli yakın, samimi bir üslup eseri her an ısıtmakta, adeta anlatıcı sır gibi sakladığı yarasını belki bir dikiş izini, bir kırık dişini göstermekte belki de daha mahremi gönlünü açmaktadır, sezdirmektedir.

Hikâye birinci şahsın ağzından sunulmakta ve bu anlatımın birtakım zorluklarını da şekil yönünden barındırmaktadır. Örneğin, ana karakter de dâhil olmak üzere kişi betimlemeleri ve karakter analizleri çok az yer tutar hikâyede, kanaatimiz o ki yazar anlatıcının ve hikâyesinin samimiyetine kurban etmiş gibidir bu gibi detayları. Odaklanılan nokta yolculuk fikriyle dolu bir hikâye ve onun kahramanı kitapçı çırağıdır. Eşref Amca, hem şair hem mantıkçı bir dost ve Hamidullah. Bu üç karakter de eserde kitapçı çırağını etkiledikleri ölçüde yer bulabilmişlerdir. Belki de hakikaten okurun dikkatini celbeden bu karakterler okurun zihninde okurun elleriyle şekillensin diye müphem ve silik bırakılmıştır.

İlk sayfalarda semasını seyre daldığımız sergüzeştin, ileriki sayfalarda yeryüzündeki seyrine şahitlik ediyoruz. Yıldızların, okurların birer remzi olduğunu düşünmek kaçınılmazdı benim için. Okur ile paylaşılan bir sır gibi okuyordum fakat yazar bunu tercih etmemiş, bu hikâyenin demin de söylediğim gibi yıldızlardan aşırılan bir sır gibi okunmasını istemiş gibidir çünkü ısrarla yıldızların bi-idrak olduğunu ifade etmiştir. Okurların kitaplar üstünde yazarları kadar olmasa da ufak tasarruf haklarının olduğuna inanıyorum, bu hakkımı kullanarak o yıldızları muhatap aldığı okurlarının birer remzi şeklinde yorumlamakla ufak bir tasarrufta bulunmak istiyorum. Tabi bi-idraklik kaydını da törpüleyerek.

Bu mahrem hikâyede doğunun efsunlu hikâyelerinden izler bulmak pek tabi mümkün. Simurg hikâyesindeki yolculuğun aynaya varışı adeta kitapçı çırağının kendine Beytullah’a varışı ile örtüşür. İnsanın hem hariçte hem dâhilde seyr ü sülükü kimi zaman ciltlerce anlatılmış kimi zaman ise birkaç kelimeye sığdırılmıştır. Evliya Çelebi’nin ciltlerce Seyahatnamesi hâriçte bir seyahatin ifadesi olarak görülürken aynı zamanda onun dâhilde bir seyahatinin de ifadesidir. Onda hâriçteki seyahatin içine gizlenmiş bir dâhili seyahat bulunabilir. Fakat Yunus Emre hazretleri için tam tersi geçerlidir onun seyahati dâhili seyahate gizlenmiş bir hâriçteki seyahat olarak görülebilir. Dolayısıyla Evliya Çelebi’nin ciltleri bulan ifadeleri Yunus’un bir cümlesinde karşılık bulur.

“Bir Kitapçı Çırağının Olağanüstü Hikâyesi” bize içimizden birinin bir kitapçı çırağının hâriçten dâhile doğru seyahatini anlatmakta, hissettirmektedir. Bu seyahat doğunun güzide şehirlerinden ve mabetlerinden geçer, yani biz doğunun çocuklarının içinden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir