89 kez görüntülendi.

Bir Gidiş Bir Geliş Öyküsü

Bir daha göreceğimden eminim o şehri, sokaklarını, yollarını şimdi anımsadığım anımsayamadığım her şeyi bir daha göreceğim. Şehri, şehir yapan nedir? İnsanlar mı parklar mı kahvehaneler lokantalar, ya okullar üniversite yekpare camdan mağazalar? Hangisi şehri şehir yapıyor, yoksa kalabalıklar mı? Orda olup da burada olmayan nedir ki beni eksik bir şehirde yaşıyormuşum hissine mecbur bırakıyor. Tekrar göreceğim o dallarından yaprak yaprak sözcükler dökülen şehri, ağaçlarına sarılırken arındığım, rüzgârıyla ruhumu beşikte sallayan o dalları tekrar göreceğim. 

Şimdi büyük bir hatıra dolduruyor zihnimi en kuytusuna varıncaya dek. Yirmi beş yılın bütüncül hatırası bu. Aynı yerler, hemen aynı insanlar, hemen aynı şeylerle geçmiş, büyümüş bir insanın yirmi beş yılı. Çeyrek asırlık bir hatıra bu. -Daha büyük göstersin diye çeyrek asır diyorum yirmi beş yıl kolay ve hafif telaffuz ediliyor. Asır kelimesinin çeyrek sıfatına sahip olsa da bir ağırlığı, bir ürkütücülüğü var, insana haşyet veriyor.-

Şimdi bir serinlik, yirmi beş yıl uzakta olduğum yerlerden bir rüzgâr geliyor hissediyorum. Çin’de olsam tanırım unutamam asla. Her gün aynı gök, aynı güneş tepemizde uzanır, dolanır. Aynı arzın üstündedir orası, burası deniz girmez aralarına dümdüz bir yol ayırır ikisini, onları birbirine bağlayan da yine bu yoldur.

İki kardeş şehir, iki uzak şehir, iki yer, iki ev, iki… iki… iki… iki ben var dolaşan, bu iki şehir, iki ev, iki… iki… ler arasında. Ne denir, ne söylenir, yolların böldüğü insanlara nasıl teselli verilir? Yollar kısaltılamaz mı, şehirler de hatıralar gibi yakın olamaz mı?

Bir daha göreceğim o tepelerinden denize atladığımız, kayalıklarından göğe zıpladığımız şehri. Bir begonvil karşılardı ezkaza girdiğimiz sokakta coşkulamış toprak onu, o da bizi coşkulardı. İnsanın içinden nasıl fışkırır o hayret! Nasıl da bakakalır hayretle o renge insan, alsa da dersin kendinde saklasa ruhumu bu renk, bu coşku. Bir de dut silkerken o coşkuyu hissederdik yine patır patır dökülürken dutlar, sanki Tanrı tepemizden dökerdi onları, nimeti, rahmeti, bolluğu, haşyeti daha neleri tadardık o dutları tatmadan evvel.

Ekmeğini yemeden önce kokusu ruha lezzet veren o şehri tekrar göreceğim tekrar itiraf edeceğim kapısında, ruhumun ona olan açlığını, merhametli elleriyle, ağlayan bana tokat atarken beni nasıl da doyurduğunu görüp içten içe sevineceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir