232 kez görüntülendi.

Öykü | Babaannemin Evi

O dar, çıkmaz sokağa adım atmamla başlıyor her şey. Yer yer toprak ve çakılla, yer yer yaşlanmış bir insanın damarlarının belirginleşmesi gibi çatlakların dikkat çektiği betonla kaplı; zamanın yıpratıcılığından nasibini almış bu sokak, ürpertici bir geçmiş zaman hilkati gibi bir anda yükseliyor karşımda. Unutulmuş maziden, hafızanın kuytu köşelerinden, bilincin ışığının yıllarca uğramadığı izbe kıvrımlardan çıkıp bir terkip halini alarak uzun süre unutulmuş olmanın intikamını alır gibi beni alıklaştırıp aklımı dumura uğratıyor. Siyah beyaz görüntüler canlanıyor gözümün önünde, çocukluğuma ait sesler, kokular peyda oluyor zihnimde. Heyecanlandığımı, soluğumun düzensizleştiğini, kalp atışlarımın hızlandığını duyuyor, mazi denen uzak masal ülkesinin gönlümde yarattığı titreşimi en derinlerden hissediyorum.

Bir süre donup kalıyorum. Baygın bakışlarla, dolu gözlerle dalgın dalgın geçmişimin çok önemli bir parçası olan bu sokağı seyre dalıyorum. Anıların, hatıraların hücumuna uğruyor zihnim. Saniyeler içinde allak bullak oluyorum. Kafamdaki her düşünce taşı yeni bir şekil kazanıyor, her birinin yeri değişiyor sanki. Yutkunuyorum, düğümlenen boğazımı çözmeye çalışıyorum. Gark olduğum bu duygu tufanından sıyrılmaya gayret ederken içimde uyanan ilk düşünce, geçen zaman oluyor. Canlı cansız ayırt etmeksizin tüm varlığın üzerinden bütün yıpratıcılığıyla sırlı bir sis perdesi gibi geçen, dönüşü olmaksızın onları değiştirip farklı bir kimliğe bürüyen zaman…

Yaz günleri kuşluk vaktiyle beraber mahallenin çocuklarına ev sahipliği yapardı bu sokak. Bu günlerin kuru, sıcak havasının henüz tam olarak hissedilmediği sabah saatlerinde tam bir esenlik içinde kahvaltısını yapan mahallenin tasasız çocuğu soluğu burada alır, içinde yaşadığı zengin hayal âlemine ait itiyat ve tasavvurları paylaştığı akranlarıyla bir araya gelir, hep beraber ayrı bir âleme dalarlardı. Bir tarafı uzun briket bir duvarla diğer tarafı yüksek bir binayla çevrili olduğu için gölgelik ve serin olan bu sokak, şen çocuk cıvıltılarıyla adeta bir çiçek bahçesini andırırdı. Oysa şimdi sessiz, ıssız, yapayalnız, insana hasret. Fırsat bulduğu her kuytu köşeden bitiveren, çocukluğumuzun korkulu rüyası olan, sürekli üzerine düşmekle yaralardan kurtulamayan dizlerimizin amansız düşmanı yeşil dikenler şimdi meydan okurcasına sarmış dört bir yanı. Birkaç yıl önce vefat eden komşumuz, mahallenin bilgesi olan o vakur asil kadın Delâl teyzenin evinin avlusuna açılan, sokağın tam ortasına bakan, eskiden daha canlı olduğunu hatırladığım açık mavi renkteki sacdan yapılma derme çatma kapı paslanmış ve neredeyse rengi belli olmayacak durumda. Onun hemen yanı başında kiler olarak kullandığımız odaya çıkan altı yedi basamaklı geniş taş merdiven duruyor. Burası öğle vaktine doğru oyunlarla yorulmuş, havanın sıcaklığıyla mayışmış, hissettikleri açlıkla öğle yemeğinin hayalini kuran çocukların, uysallaşarak muntazam bir şekilde oturup sıralandıkları, serinliğiyle gevşeyip soluklandıkları, evlerine dağılmadan önceki son duraklarıydı. O zamanlar kişinin üzerinde sert ve haşin bir çehre intibası bırakan bu merdiven şimdi belli belirsiz kırıklarıyla, sağını solunu sarmış yosunlarla, gençliğinde cebbar ve zalim olan fakat şimdi kendi haline bırakılan yaşlanmış, zamanın hükmüne boyun eğmiş bir külhanbeyini hatırlatıyor.

Ansızın briket duvardaki delikler çarpıyor gözüme. Garip bir ürperme sarıyor beni. Bu deliklerin gerçek sahipleri; o koyu kırmızı ve sarının terkibi iri cüsseleriyle çocukluk korkularımızın suretine bürünmüş, küçük büyük farketmeksizin nerede bir su birikintisi bulurlarsa oraya müptela olan, sokaktaki otorite kurma yarışındaki en büyük rakiplerimiz eşek arılarıydı. Şimdi, onların yuvaları bile boş görünüyor. Çoğu zaman sokağın dışına çıkmama dahi engel olan, en mesut anlarımda bile kendimi emniyette hissedemememin sebebi bu, pek de hazzetmediğim mahlukları bir gün özleyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Onları buradan uzaklaştıran sebep neydi acaba? Biz sarı sonbahar yaprakları gibi köklerimizden kopup tek tek mahallemizi terk edince onlar da bizi özlemiş midir? Onlar da bizim gibi bu canlı ve güzel, bir o kadar da ızdırap veren hasret duygusunu bilirler mi? Birkaç adım ötede bir deste kereste ve sacın terkibinden oluşan, akrep korkusu sebebiyle, annemin telkinleri sonucu ardına bir kez olsun adım attığımı hatırlamadığım kömürlüğümüzün kapısının, uzun bir aradan sonra tanıdık bir sima görmüş birinin sevinciyle “buradayım” diye beni selamlayışını işitir gibi oluyorum. Hemen hızlı adımlarla bu eski dostumun yanına varıyorum. Aramızdaki iletişimin yolu olan, yıllar önce üzerine yapıştırdığım cikletlerden çıkan çıkartmaların izlerini kontrol ediyorum. Belli belirsiz de olsa hâlâ hediyelerimi sakladığını görünce tebessümle memnuniyetimi belli ediyorum. Kapının üstünde sokağımızın harap olmuş ilkel tesisatıyla, aydınlatma görevini üstlenen, tozdan tanınmayacak hale gelmiş ampulü duruyor. Bu ampül bana uzun kış gecelerinin rutini olan aile ziyaretlerimizi hatırlatıyor: Bu gecelerde evden çıkarken babam her zaman bizden önce aşağı iner, ampulü yakar, ardından  annemle nostaljik, sarı, loş ışıkla aydınlanan merdivenleri, annemin “dikkat et” uyarıları eşliğinde inerdik.

Yoluma devam ediyorum ve sokağın sonundaki titrek, beyaz korkuluklu, sık ve dar taş basamaklardan oluşan merdivenin önündeyim. Çıkmak için adımımı atmadan önce başımı kaldırıp, bu emektar, tek başıma kaldığım zamanlardaki en iyi oyun arkadaşım olan, onunla eğlenirken üzerinde türlü türlü oyunlar icat ettiğim merdiveni derin derin süzüyorum. Onun da kırışıklıklarının arttığını, geçen yılların parlak çehresini kararttığını, geçen zamanın onu da es geçmediğini görüyorum. Küçük, sık merdivenleri ağır ağır tırmanmaya başlıyorum. Adımlarımın merdivende eskiden olduğu gibi aynı titreşimi yarattığını, bıkmadan usanmadan hâlâ aynı o kederli ve içli şarkıyı terennüm ettiğini duyuyorum. Basamakların çoğunu tırmanıp da yorulmadığımı fark edince şaşırıyorum, çocukluğumda bu merdivenleri çıkmakta ne kadar zorlandığım aklıma geliyor; kişiliğimi derinden etkileyen, akranlarımla kaynaşmamın önünde hep aşılmaz bir duvar gibi duran; çelimsizliğimi, biçareliğimi, güvensizliğimi anımsıyorum.

Nihayet merdiveni tırmanıp evin girişini oluşturan, bir nevi teras niteliğinde olan balkona; çocukluğumun asude bahçesine adımımı atıyorum. Balkona çıkar çıkmaz yüzümü doğrudan mahalleme yani küçüklüğümün yaşam sınırlarını oluşturan küçük dünyama dönüyorum. Fakat hayır, bu benim hayal dünyamı besleyen, her evinden farklı âlemlere açılan, pencerelerinden gündelik hayatın sıradan sesleri sızan, kış aylarında kar yağmasıyla kömür gözlü havuç burunlu kardan adamların istilasına uğrayan, akşam vakti elinde sıcak pideyle işinden dönen babaların sokaklarından çocuklarını topladığı, baharın gelmesiyle beraber her renkten uçurtmanın semalarını süslediği, futbol oynayan çocukların yaşam sevinci yayan çağırışlarının eksik olmadığı, bayram sabahlarında ellerde şeker poşetleriyle girilmedik ev öpülmedik el bırakılmayan mesut, samimi mahallem değil. Yan komşumuz Müzeyyen teyzelerin temiz, bakımlı; mahallemiz için lüks sayılan küçük havuzlu avluları her türden çöp ve artıkla, taş kırıklarıyla, yabancı otlarla virane duruma düşmüş. Bir zamanlar etrafa güzel kokular yayan, mor rengiyle dikkatleri üstüne çeken mahallenin en gizemli evi şu anda kırık pencereleriyle, yalnızlığıyla, mukadder akıbetini bekliyor. Güneşin doğuşunun ve batışının açık bir şekilde izlenebildiği, ufkumuzu süsleyen, uzaktan Orta Çağ’daki müreffeh ve medeni Müslüman şehri görüntüsü veren minarelerin ve tarih kokan taş evlerin yerini sırık gibi uzun, ruhsuz, çirkin beton binalar almış. Yaşamlarımız gibi mahallemiz de kuşatma altında. Bu manzaraya daha fazla tahammül edemiyorum, benden bir parça kopuyor, yüreğim burkuluyor sanki.

Burası her zaman burnumda tüten fakat uzun süredir uzak kaldığım memleketimdeki babaannemin evi. Dedemin genç yaşında büyük emek ve umutlarla inşa ettirdiği, her taşı için binbir zahmete katlanılan; yığınla acıklı, hicran dolu gurbet hikayesine mâl olan, şimdilerde hor görülüp burun kıvrılan bu dökük sarı boyalı, bakımsız bina, bir ailenin mutlu günlerinin de kederli günlerinin de en büyük şahidi. Dedem ve babaannemin türlü meşakkat ve zorluklara sabırla katlanarak yuvalarını kurup ayakta tuttukları, babamın, amcalarımın, halalarımın büyüyüp serpildikleri, hayata atıldıkları; benim de hayat hailesine merhaba dediğim, ilk kelimelerimi kullandığım, asla unutamadığım ilk okul günü heyecanını yaşadığım, hiçbir çocuğun hak etmediği travma ve kalp kırıklıklarını tattığım, içine kapanık uyumsuz kişiliğimin teşekkül ettiği, muhayyilemde silinmez izler bırakan, belki de ömrümün en önemli yıllarını geçirdiğim yer.

Hemen sol yanımda, bizim için ekmek kadar önemli olan üzümü sıkmak için inşa edilmiş içine doğru hafif boğumlu, mahfil tarzı kare yükseklik bulunuyor. Bu mahfil bana her zaman karmaşayı, yoğunluğu, başını kaşımaya vakti olmayan insanları hatırlatıyor. Sonbaharın ilk günlerinde üzümün olgunlaşmasıyla beraber burada bir seferberlik ilan edilir, evde günlerce olağanüstü bir hal yaşanır, bağdan büyük emekler neticesinde toplanan baldan tatlı üzümler eve taşınır, beyaz çuvallara koyulup bu mahfilde sıkılır, bu üzüm suları isle kararmış kocaman kazanlarda kaynatılır ve kış aylarının temel besinleri olan pekmez ve pestili elde ederdik. Mahfilin diğer tarafında çürümüş, beyaz boyalı ahşap kapısıyla, kızıl kiremit tuğladan yapılmış küçük odunluğumuz bulunuyor. Kapısına yaklaşıp hafifçe aralıyorum. İçeriye göz gezdirmek için kafamı uzattığımda her zamanki gibi içeride hapsolmuş o kupkuru sıcak hava yüzümü yakarak karşılıyor beni. Odunun ve plastiğin birleşimi olan buraya mahsus, tuhaf bir şekilde dimağımı uyuşturduğunu hissettiğim koku hâlâ yaşamaya devam ediyor. Siyaha boyanmış duvarlar, yarım metre kadar düzenli bir şekilde istiflenmiş odunlar, sıcakta mayışıp yumuşamış hortum, gereksiz malzemeleri içine atmak için saklanan boş teneke, eve alınmaya layık görülmemiş birkaç ıvır zıvır… Odunluğumuz tüm demirbaşıyla beraber zamana meydan okumuş gibi duruyor. Kapıyı kapatıp içeriye girmeden önce, bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi tekrar etrafıma bakınmaya devam ediyorum. Her akşamüstü bu balkonu akşam için hazırlama telaşı sarardı bizimkileri. Tüm gün kızgın güneş altında kavrulmuş, bir damla suya teşne beton zeminli bu balkon kurak bölgenin insanına çok şey ifade eden serinliğe karşılık sulanıp yıkanırdı. Yaz gecelerimizin vazgeçilmeziydi bu balkon. Bu vakitlerde yumuşak yün döşekte uzanır, başımı annemin müşfik dizlerine yaslar, çocuk zihnine sınırsız hayal malzemesi veren davetkar, lacivert gökyüzünü, parlak yıldızları, cinsini bilmediğim türlü böcek sesleri eşliğinde seyrederdim. Hayat endişelerinden ari, saf zihnimle o anlarda ruhum ufuklarda dolaşır, bambaşka âlemlere seyahat eder, altın rengini almış dolunayın yüzeyindeki çukurları görünce aslında bize çok da uzak olmadığını hayretle farkederdim. Bu anlar kitapları keşfetmeden önce benim gerçekliğin soğuk yüzünden kaçış zamanlarımdı.

Balkonu geçip küçük beyaz kapıya yöneliyorum. Kapının yenilenmiş kilidini kolayca açıyorum. Kapıyı araladığımda hemen hemen hiç değişmemiş o ferah sofa karşılıyor beni. Sokağa girdiğimden beri hatırladığım anıların en canlıları burada çıkıyor karşıma. Bal mumu bir müze gibi burası. Zaman durmuş bu sofada. Vakit öğleden sonra üç gibi olmalı. Yerde her yemekten sonra kurulan çay sofrası, halam ve amcam sofra başında sohbete dalmışlar, babam hemen yandaki döşekte uzanmış, dinlendirici bir uykunun kıyısında, annem eski somyada oturmuş derin bir sükutla halamları dinliyor ve işte küçük İzzettin somyanın kıyısında her zamanki gibi çatık kaşlı, somurtkan, ne olduğunu anlamaya çalışan yüz ifadesiyle küçük çakıl taşı desenli beyaz karolara dalmış. Ahşap sarı kapılar; rahmetli dedemin her zaman uzandığını hatırladığım köşe; futbol maçlarını büyük bir tecessüsle dinlediğim, simgesinin aklıma kazındığı Sharp marka büyük teyp; bayramlarda şekerlerin saklandığı kiler; hep gizemli bulduğum nostaljik büfe; kendimi bildim bileli gül desenli polyester örtüsüyle örtülü dikiş makinesi; uçları bezle sarılmış ahşap seyyar merdiven, ekmeklik olarak kullanılan alüminyum tencere; komşunun bahçesine bakan, ürkütücü bir yanı olduğunu düşündüğüm arka balkon… İşte her şey yerli yerinde, tıpkı yirmi yıl önceki gibi! Gözümden bir çift yaş boşalıyor. Dedemin duvardaki hüzün kokan bakışlı tablosuyla göz göze geliyorum. İçeri girip kapıyı ardımdan kapatıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir