159 kez görüntülendi.

Amerika Birleşik Devletleri (Tarih, Siyaset, Ekonomi) – II

Amerika Siyaseti

Amerikan Siyaset Sistemi

ABD, çoğulcu demokrasiye dayalı, başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir cumhuriyettir. Federal devlet yapısı, 50 federe eyalet ve başkent Washington DC’yi içeren “District of Columbia”yı kapsamaktadır. Federal sistem uyarınca federal yönetim ile iç işlerinde serbest olan eyalet yönetimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları anayasada tanımlanmıştır.

Başkan ile yardımcısı, dört yıl süreyle ve iki dereceli halk oylaması sonucunda seçilir. Başkan tarafından atanan on beş bakan ile bazıları kabine üyesi seviyesinde olan bağımsız kuruluşlar federal konularda yetkilidirler. Başkan tarafından atanan üst düzey yetkililer senato tarafından onaylanır. Başkan, kongre tarafından kabul edilen kanunları veto etme yetkisine sahiptir.

Federal yasama yetkisi kongreye aittir. Kongre, nüfus esasına göre seçilen 435 üyeli Temsilciler Meclisi (TM) ile her eyaletin iki kişiyle temsil edildiği 100 üyeli Senato’dan oluşur. Temsilciler Meclisi üyeleri iki yıl, senatörler ise altı yıl süreyle seçilir. Anayasa değişikliği için kongrenin her iki kanadında üçte iki çoğunluk sağlanması gerekir.

 

ABD Siyasetinde Etkili Olan Partiler

1852 yılından beri seçilen her Amerika başkanı, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki temel partiden birinin üyesiydi.

Demokrat Parti

Demokratlar genellikle hükümeti büyütmek ve kamu hizmetlerini genişletmek için vergileri yükseltme politikalarını destekler. Bunun yanında sosyal liberal ve ilerici siyaseti önemserler. Partinin sembolü eşektir.

Bahsi geçen eşek, 1828 yılında Demokrat Andrew Jackson’ın kampanyası sırasında ortaya çıktı. Rakiplerinin kendisine Jackass, yani eşek demesi üzerine, Jackson bu inatçı hayvanı kampanya posterlerinde kullanmaya karar verdi. Sonradan karikatürist-gazeteci Thomas Nast bu sembolü gazetede yayınladı ve ünlü bir sembol haline getirdi.

Demokrat Parti son 50 yıl içinde genel olarak Cumhuriyetçi Parti’ye göre başkanlık seçimlerinde daha az bir başarı gösterdi. Fakat aynı dönemde, özellikle (1950-1990) yılları arasında, Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’ye göre çok daha başarılı oldu. Ancak 1994 yılında bu üstünlüğünü kaybeden Demokratik Parti 2001 yılında George W. Bush’un başkan seçilmesinden sonra altı yıl süreyle devletin hem yasama hem de yürütme kanatlarında muhalefet rolüyle yetindi. 7 Kasım 2006 ara seçimlerinde bu koşullar tekrar değişti. Demokrat Parti on iki yıldan sonra ilk defa hem Senato hem de Temsilciler Meclisinde çoğunluğu ele geçirdi. 2016’da Demokratların başkan adayı Hillary Clinton seçimi kaybetti.

Cumhuriyetçi Parti

Cumhuriyetçilerin genelde izlediği siyaset muhafazakâr sağ olarak tanımlanabilir. Cumhuriyetçiler genel olarak küçük hükümet ve düşük vergi politikalarını savunur. Partinin sembolü fildir.

Partinin sembolünün fil olmasının sebebi şudur: Nast, 1874’de Harper’s Weekly gazetesinde yayınlanan karikatüründe, aslan kıyafeti giymiş bir şekilde hayvanat bahçesindeki diğer hayvanları korkutan bir eşeği çizdi. Karikatürdeki hayvanlardan biri olan filin üzerinde “Cumhuriyetçiye Oy” yazıyordu. Bu karikatür de Cumhuriyetçilerin fil sembolünü kullanmasında yeterli oldu.

1994 yılından beri Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçi Parti’nin 2006 seçimlerinde büyük bir yenilgiye uğradığı gözlendi. 2000 yılında Cumhuriyetçi aday George W. Bush’un başkan seçilmesinden sonra Cumhuriyetçi Parti yıl yıl süreyle ABD’nin hem yasama hem de yürütme kollarına egemen oldu. 2007 yılında yasama kolu Demokratik Parti’nin eline geçerken, 2008 yılındaki başkanlık seçimleriyle iktidarı Demokratik Parti’ye kaptırdı. 2016’da Cumhuriyetçilerin başkan adayı Donald Trump seçimi kazandı ve 20 Ocak 2017’de göreve başladı. Parti 2019 itibarıyla başkanlık, Senato, eyalet valilikleri ve otuz eyaletin yasama meclisinde egemendir.

Amerika’da, Liberal Parti, Anayasa Partisi, Sosyalist Parti ve Yeşil Parti gibi başka küçük siyasi partiler de bulunmaktadır. Üçüncü parti seçeneğinin tercih edilmediği Amerika’da başkan adaylarının seçimlere bağımsız girmesi de mümkün. Ancak bu durum bağımsız adayın iki temel partiden oy çalmasına ve seçim sonuçlarının büyük ölçüde etkilenmesine yol açabilir. Bazı seçimlerde bağımsız bir adayın varlığı, yeni Amerika başkanını belirleyecek kadar büyük önem taşıyabilir.

Amerika Ekonomisi

1787’de kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte kalan ABD anayasası adeta yaratıcı bir dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak, Maine’den Georgia’ya ve Atlas Okyanusu’ndan Mississippi Vadisi’ne uzanan tüm ülkenin birleşmiş ya da “ortak” bir pazar oluşturduğu hükmünü getirmiştir. Eyaletlerarası ticarete hiçbir gümrük resmi ya da vergi uygulanamaz.

Endüstri Devrimi 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da oluştu ve hızla Birleşik Devletler’e yayıldı. 1860’ta Abraham Lincoln başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde on altısı kentlerde yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri imalattan sağlanmaktaydı. Kentleşmiş endüstri genelde Kuzey Doğu’da toplanmıştı; pamuklu bez üretimi önde gelen endüstriydi, ayakkabı, yünlü giysi ve makine üretimi de yayılmaktaydı. İşçilerin çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu. 1845-1855 arasında Avrupa’dan yılda yaklaşık 300.000 göçmen geliyordu. Bunların çoğu yoksul kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye varış limanlarında yerleşmişlerdi.

Buna karşılık Güney tarım bölgesi olmayı sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri için de Kuzey’e bağlı kaldı. Güney’in, köle kullanımını da içeren, ekonomik çıkarları ancak siyasal güç tarafından ve Güney federal hükümeti kontrol ettiği sürece korunabilirdi. 1856’da kurulmuş olan Cumhuriyetçi Parti endüstrileşmiş Kuzey’i temsil ediyordu. 1860’ta Cumhuriyetçiler ve başkan adayları olan Lincoln köle kullanılmasından pek söz etmiyorlar ama ekonomik politika konusunda çok açık konuşuyorlardı.

ABD İç Savaş’ında (1861 – 1865) Kuzey’in zafer kazanması ile ülkenin ve ekonomi politikasının geleceği kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne dayalı sistem kaldırıldı ve Güney’deki büyük pamuk çiftlikleri daha az kâr getirir oldular. Savaş gereksinimleri nedeniyle hızla gelişmiş olan Kuzey endüstrisi ilerlemesini sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal faaliyetleri de içeren yaşamının pek çok kesiminde egemen olmaya başladılar.

İç Savaş’ı izleyen hızlı ekonomik gelişme modern ABD endüstriyel ekonomisinin temellerini oluşturdu. Yeni keşifler ve icatlar patlaması görüldü ve bu olgu yarattığı derin değişiklikler nedeniyle bazıları tarafından “ikinci bir endüstri devrimi” olarak tanımlandı. Batı Pennsylvania’da petrol keşfedildi. Yazı makinesi geliştirildi. Soğutmalı demiryolu vagonları kullanıma girdi. Telefon, gramofon ve elektrik ampulü icat edildi. 20. yüzyılın ilk yıllarında at arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk başladı.

Ekonomiye hükümet müdahalesi en önemli yükselişini 1930’ların Yeni Düzen döneminde elde etti. 1929’da sermaye piyasasının çöküşü ülke tarihindeki en ciddi ekonomik karışıklığı, yani Büyük Bunalım’ı (1929-1940) yaratmıştı. Başkan Franklin D.Roosevelt (1933-1945) bu olağanüstü durumu aşmak amacıyla Yeni Düzen’i başlattı.

Çok sayıda Amerikalı İkinci Dünya Savaşı’nın sona erip büyük askeri harcamaların azalması sonucu Büyük Bunalım dönemindeki sıkıntılı günlerin geri geleceğinden korkuyorlardı. Bunun aksine, savaş sonrası dönemde yoğun tüketici talebi olağanüstü güçlü bir ekonomik büyümeyi besledi.

Otomotiv endüstrisi başarılı bir biçimde yeniden araç üretmeye döndü ve havacılık ve elektronik gibi yeni endüstriler büyük bir gelişme gösterdiler. Kısmen askerden dönenlere sağlanan ipotek kolaylıklarının yarattığı teşvik sayesinde hızla büyüyen inşaat sektörü de bu gelişmeye katkıda bulundu. Ulusun 1940’ta yaklaşık 200 milyar dolar olan gayri safi milli hasılası 1950’de 300 milyara ve 1960’ta da 500 milyar doları aşan bir düzeye yükseldi. Aynı zamanda, savaş sonrası doğumlarda gerçekleşen ve “bebek patlaması” denilen büyük sıçrama da tüketici sayısını yükseltti. Her geçen gün daha çok sayıda Amerikalı orta sınıfa katıldı.  

Savaşta yıkılmış bulunan Avrupa ülkelerine Marshall Planı çerçevesinde ekonomik yardım aktı ve bu da çok sayıda ABD malı için piyasa yaratılmasına yardımcı oldu. Hükümet ekonomik konularda odak rolü oynadığını anladı. Hükümet politikası çerçevesinde “en yüksek istihdamı, üretimi ve satın alma gücünü yaratmak” için 1946 tarihli İstihdam Yasası kabul edildi.

Savaş sonrası dönemde uluslararası parasal düzenlemelerin yeniden yapılandırılması gerektiğini fark eden Birleşik Devletler açık ve kapitalist bir uluslararası ekonomi kurulmasını güvence altına alacak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kurumların yaratılmasında öncülük yaptı.

Amerika’da 1950’ler çok kez bir rahatlık dönemi olarak tanımlanır. Bunun aksine, 1960’lar ve 1970’ler büyük bir değişmeler dönemi oldu. Dünya çevresinde yeni ülkeler ortaya çıktı; mevcut hükümetleri yıkma amacı güden ayaklanmalar görüldü; daha önce kurulmuş ülkeler büyüdüler ve Birleşik Devletler’e rakip ekonomik dinamolar haline geldiler; askeri gücün tek büyüme ve yayılma aracı olmadığının gittikçe daha açık bir biçimde anlaşıldığı dünyada ekonomik ilişkiler önemli bir konum kazandı.

Başkan John F.Kennedy (1961-1963) yönetime daha etkin bir yaklaşım başlattı. 1960 seçim kampanyası sırasında Amerikalıları “Yeni Ufuklar”ın gereksinimlerini yerine getirmeye çağıracağını söyledi. Başkan olarak, hükümet harcamalarını arttırıp vergilerde kısıntı yaparak ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedef aldı; yaşlılara sağlık yardımı yapılmasını, kent merkezlerine parasal yardım verilmesini ve eğitime daha fazla ödenek ayrılmasını sağlamaya çalıştı.

Söz konusu önerilerinin büyük kesimi yaşama geçirilmedi; ancak, Barış Gönüllüleri’nin yaratılmasıyla Kennedy’nin Amerikalıları kalkınmakta olan ülkelere gönderip onlara yardımcı olmak düşü gerçekleşti. Kennedy ayrıca Amerika uzay araştırmalarını da hızlandırdı. Ölümünden sonra Amerikan uzay programı Sovyet başarılarını geçti ve Temmuz 1969’da Amerikalı astronotlar aya indiler.

Kennedy’nin 1963’te öldürülmesi Kongre’yi harekete geçirdi ve oluşturduğu yasama projelerinin büyük kesimi onaylandı. Ardılı Lyndon Baines Johnson (1963-1969) başarılı Amerikan ekonomisinin kazanımlarını daha çok sayıda vatandaşa yayarak bir “Büyük Toplum” kurmayı amaçladı. Hükümetin Medicare (yaşlılara sağlık yardımı), Yiyecek Pulları (yoksullara besin yardımı) ve çok sayıda eğitim girişimi (öğrencilere yardımın yanı sıra okullara ve üniversitelere bağış) nedeniyle federal harcamalar büyük ölçüde çoğaldı.

Vietnam’daki Amerikalıların sayısı arttıkça askeri harcamalar da yükseldi. Kennedy döneminde küçük bir askerî harekât olarak başlayan müdahale Johnson’un başkanlığı sırasında büyük bir askeri girişime dönüştü. Tuhaf olan şey, hem yoksulluğa karşı savaş hem de Vietnam savaşı için yapılan harcamalar kısa vadede gönencin artmasına yardımcı oldu. Buna karşılık, 1960’ların sonuna doğru hükümetin bu harcamaları karşılamak için vergileri yükseltmedeki başarısızlığı gittikçe artan bir enflasyon yarattı ve bu da ekonomik gönenci yıprattı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyelerinin 1973-1974 yıllarındaki petrol ambargosu enerji fiyatlarını hızla yükseltti ve yakıt kısıntıları ortaya çıktı. Ambargo sona erdikten sonra bile fiyatlar aynı kalarak enflasyonu arttırdı ve giderek işsizlik oranını yükseltti. Federal bütçe açıkları arttı, yabancı rekabet yoğunlaştı ve menkul kıymetler borsasında gerilemeler oldu.

Vietnam Savaşı 1975’e kadar sürdü; Başkan Richard Nixon (1969-1973) meclis soruşturması açılması talepleri karşısında istifa etti; bir gurup Amerikalı Tahran’daki ABD büyükelçiliğinde rehine alındı ve bir yıldan uzun bir süre serbest bırakılmadı. Ulus, ekonomik durum dahil, olaylarla başa çıkamıyormuş gibi görünüyordu. Otomobillerden çeliğe ve yarı-iletkenlere kadar ucuz ve çok kez de yüksek nitelikli ithal malları Birleşik Devletler’e aktıkça Amerika’nın ticaret açığı büyük ölçüde arttı.

Yeni ekonomik hastalığı tanımlamak için “stagflasyon”[1] terimi kullanılıyordu. Enflasyon kendi kendini besliyor gibi duruyordu. Halk fiyatların sürekli artacağını beklediği için daha da fazla mal almaya başladı. Artan talep fiyatları, fiyatlar ücretleri, ücretler de fiyatları daha da yükseltti ve durmadan yükselen bir sarmal doğdu.

Çaresiz kalan Başkan Jimmy Carter (1977-1981) hükümet harcamalarını arttırarak ekonomik durgunluk ve işsizlikle savaşmaya çalıştı ve enflasyonu durdurmak için gönüllü ücret ve fiyat kontrolü yöntemleri geliştirdi. Her iki konuda da başarısız oldu.

Vergi oranlarının indirilmesi ile birlikte askeri harcamaların da artması yüzünden iç programlarda yapılan sınırlı kısıntılar büyük ölçüde aşıldı. Bunun sonucu olarak, federal bütçedeki açıklar 1980’lerin başlarındaki ekonomik daralma dönemindeki oranları bile geçti. 1980’de 74 milyar dolar olan bütçe açığı, 1986’da 221 milyar dolara yükseldi. 1987’de 150 milyar dolara düştü, ancak yeniden yükselmeye başladı.

Bazı ekonomistler federal hükümetin gerçekleştirdiği büyük harcamaların ve borçlanmaların enflasyonu yeniden canlandıracağından korktular; fakat, Federal Rezerv Kurulu fiyat artışlarını denetleme konusundaki duyarlılığını sürdürdü ve bir tehdit görülür görülmez faiz oranlarını hemen yükseltti.

2000’lere gelindiğinde Amerika’da yükselen emlak borsası beraberinde bankaların hızlı bir şekilde uygun faizlerle “mortgage” yani konut kredisi serüveni ile devam etti. Bankalar yükselen emlak değerleri karşısında o kadar çok dikkatsizlerdi ki, kredi derecelendirmelerini oldukça düşük seviyelere çekti.

ABD’de yer alan bankalar ve finans kurumları düşük gelirli ailelere yüksek riskli kredi notları ile krediler vermeye başlamıştı. Bankalar, borçların ödenememesi durumunda varlıkların kendilerine geçeceğini ve satış yoluyla yine kar elde edeceklerini düşünüyordu.

Borsada alınıp satılan bu tahvilleri[2] yatırım bankaları ve ticaret bankaları almaya başladı. Bu tahvillerin alınıp satılması o kadar yüksek hacimlere ulaştı ki yeni tahviller borsada paketlenmeye ve satılmaya başlandı.

2008 yılının son çeyreğine doğru insanlar faizleri yükselen kredileri ödeyemediler. Aksamalar başlayınca piyasa sarsılmaya başladı. Çünkü tahvillerin yüksek risk içermesi ve yapılmayan ödemeler fonların değerini düşürüyor ve büyük bankalar ile yatırım şirketlerini büyük bir ekonomik krize doğru götürüyordu.

Kredilerin ödenmesindeki aksama aslına bakılırsa 2007 yılının sonlarında başlamıştı. Olası krizin etkileri ile ilgili öngörüler nedeniyle önlemler alınmaya başlamıştı ancak borsadaki işlem gören tahvillerin yanlış gruplanması kimsenin incelemesi altından geçmemişti. Önlemler bankaları ve yatırım gruplarının zararlarını kapatmaya yetmiyordu. Eylül 2008’e gelindiğinde 623 milyar dolarlık aktif büyüklüğü olan, 2008’in ilk 6 ayında %73 değer kaybeden ve 619 milyar dolarlık zarara uğrayan Lehman Brothers iflasını açıkladı. Dönemin merkez bankası başkanı Greenspan bu iflası “Yüzyılın krizi” olarak tanımladı.

Elinde çok miktarda yüksek riskli konut kredisi tutan yatırım bankalarından Bear Stearns Mart ayında iflas ederek ABD hükümeti tarafından diğer bir yatırım bankası olan JPMorgan Chase’e satıldı. Bu iflası diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers ve Merrill Lynch ve sigorta firması American International Group izledi. Washington Mutual ve Wachovia gibi bankalar iflas ederek diğer bankalara satıldılar. Bu krizi durdurmak için Eylül ayı sonlarında ABD Kongresi 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketini onayladı.


Notlar

[1] Stagflasyon: bir yandan enflasyon sürerken bir yandan da ekonomik durgunluk olması ve aynı zamanda işsizlik oranının artması.

[2] Tahvil: Anonim şirketlerin kaynak bulmak amacıyla ticaret ya da sermaye piyasası kanunlarına göre, itibari kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları, vadesi bir yıldan uzun borç senedidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir