507 kez görüntülendi.

2006 Seçimlerine Giden Yolda Hamas ve El-Fetih Ayrışması

Neredeyse yüzüncü senesini dolduracak olan Filistin-İsrail meselesi, sorunların ortaya çıktığı ilk günden bu yana çok boyutlu incelenmesi gereken, çözümü zor çatışma bölgeleri grubuna girer. Filistin Meselesi küresel güçlerin sahada verdiği savaş kadar kendi ürettiği iç dinamiklerin de mücadelesine sahne olmuştur. Bu sebeple küresel sistemler kadar iç yapılanmanın da bilinmesi gerekir. Özellikle 20. yy ile başlayan ve dünyayı etkisi altına alan ideolojiler sadece üretildiği bölgeyle sınırlı kalmayıp Filistin coğrafyasını da tesiri altına almıştır. Hamas ve El-Fetih de Kuruluş İlkeleri’nden İsrail’e olan bakış açılarına, mücadele ederken benimsedikleri hareket metodundan çözüm aşamasında izledikleri yola kadar iki farklı ideolojinin bu topraklarda nasıl varlık bulduklarının güzel örnekleridir. Son 15 senede –en azından- yerli ve milli bağlamda değerlendirebileceğimiz bu iki örgüt geçmişten bugüne Filistin Mücadelesi’nin bu topraklardan çıkardığı en büyük iki aktör olmuştur. Bu yazımdaysa 2006 yılından yapılan genel seçimlere giden yolda Filistin Mücadelesi’nin tam merkezinde bulunan bu iki grubun tarihçelerine, aralarında yaşadıkları krizlere, çatışmalara ve uzlaşma çabalarına değineceğim.       

Balfour Bildirgesi’nin ardından İngiliz Mandasının Filistin’de yönetimi ele almasıyla artan Yahudi göçleri bu coğrafyada yaşayan Arapları harekete geçiren ilk olgu olmuştur. Özellikle I. Dünya Savaşı’nda ciddi bir savaş tecrübesi kazanan Yahudiler, Filistinli Araplara nazaran oldukça sistemli bir şekilde hareket etmiştir. Osmanlı’nın himayesi altındayken savaş tecrübesinden uzak bir yaşam süren Araplar, ilk defa 1920 senesinde kitlesel bir hareketi dönemin Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni’nin önderliğinde yaşamıştır. Kendi içlerinde birlik sağlamaya çalışan Filistinliler 1922 yılında Kudüs’te Yüksek İslam Konseyi’ni kurmuş, siyasi bir birlik oluşturma gayreti içine girmişlerdir. 1929 Arap Ayaklanmasıysa iş birliğini daha farklı bir boyuta taşımıştır.

1931 yılına gelindiğinde Nablus’taki Arap Kongresi’nde “Filistin Araplarının milli amaçlarını gerçekleştirmesi” için silahlı mücadele kararı verilmiştir. 7-17 Aralık 1931 tarihinde Kudüs’te toplanan İslam Konseyi’nde Filistin Arap egemenliği altında bağımsızlığını savunan “Arap Misakı“ (El-Misak el-Arabi) kabul edildi. Yine 26 Mart 1933 tarihinde Yafa’da Hacı Emin El-Huseyni başkanlığında her sınıf ve partiden delegelerin katılımıyla yapılan toplantıda İngiliz manda yönetimi ile ilişkileri kesme, işbirliği yapmama, İngiliz ve Yahudi mallarının boykot edilmesi kararları alınmıştır. 1934 yılında ise birbirinin karşısında duran altı Filistinli Arap siyasi kuruluşu 1935 yılında –Bağımsızlık Partisi hariç- bir araya gelerek milli bir hareket grubu oluşturmuşlardı. Bu grupta “Gençlik Hareketi “ (Cem’iyyetü’ş-Şübbân el-Müslimîn) desteklenmiş ve Arap gençleri etkili olmaya başlamıştı. 

1936-1939 ayaklanmasını yönetmek üzere önce 20 Nisan 1936 tarihinde Nablus’ta, daha sonra da diğer şehirlerde kurulan milli komiteler 25 Nisan 1936 tarihinde bir araya gelerek Bağımsızlık Partisi’nin de katılımıyla Yüksek Arap Komitesi’ni kurdular. Başkanlığına Hacı Emin El-Huseyni getirildi. Bu komite daha önce faaliyet gösteren Arap İcra Komitesi’nin yerini almaktaydı. Siyasi olarak Filistin mücadelesinin başlangıç safhaları bu olaylara dayanmaktadır.

1948 senesinde İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesiyle beraber Filistinliler için yeni bir dönemin kapısı aralanmıştı. Topraklarından sürülmek zorunda kalan ve bunu “Nakba (Felaket)” olarak adlandıran Filistinliler, mücadeleyi artık bu topraklar üzerinden değil dışarıdan vermek zorunda kalacaktı. Arap-İsrail savaşından büyük bir hayal kırıklığı ile ayrılan Arap Devletleri için bu seyir değişikliği şimdilik bir avantaj olarak görülüyordu. Arap liderlerinin Filistinli grupları hem maddi hem de popülarite olarak beslemesi, dışarıdan da olsa onların güçlenmesine ön ayak olmuştu. Bu bağlamda FKÖ’nün kuruluşuna giden yolu kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Kurulan ilk örgütler, özellikle Rusya’nın bölge politikalarını ve Arap Devletleri ile olan iş birliğini düşündüğümüzde, solcu bir ideolojiyi benimsemişti. 

Altı Gün Savaşları’na giden süreç bu grupların iyice meşruiyet kazandığı döneme denk geliyor. Yaşanılan ağır hezimetin yorumları her bir grubu kendi içinde daha da ilkesel bir harekete zorlamıştı. Laiklere göre sebep “geri kalmışlıktan kurtulamayıp geleneklere sıkı sıkıya bağlı kalmak” idi. Bundan kurtulmak için ise demokratikleşme ve modernleşme şarttı. Sosyalistler ise İslamcılarla uzlaşma sonucunda ortaya çıkan “Melez İslam Sosyalizmi” denen olguya dayanıyordu. Başarılı olmanın yolu ise Arap Milliyetçiliği ve İslam Sosyalizmi gibi başarısız deneyimlerin derhal terk edilerek yerine Devrimci Marksist bir programın benimsenmesi şarttı. İslamcılar ise “Gelişme ve modernleşme adına dayatılan tüm yabancı ideolojiler kötülüğün ana kaynağıdır. Bu yüzden Allah bizi cezalandırır, imandan sapmanın boyutları çok büyük olduğu için sadece bozgun değil büyük bir felaket yaşadık. İlahi bir imtihandan geçiyoruz.” yorumunda bulunmuştu.

Özellikle 1967 yılında yaşanan “Kerame Direnişi” ile beraber, FKÖ Filistinlilerin başlıca örgütü konumuna geldi. Takip eden yıllarda mücadeleye yüklenen anlam farklılıkları, özellikle İslamcılığın da bu topraklarda benimsenmeye başlanmasıyla Fetih’den kopmalara ve aynı zamanda diğer grupların da doğmasına sebep olmuştur. 1967-1980 arası dönemde İsrail de bu durumun farkına vardığı için İslamcı grupları biraz daha etkisiz, pasif hale getirebilmek adına birtakım faaliyetlerde bulundu. İsrail radyosu, Arapça programlarında her sabah dini yayınlar yapmış, Kur’an okumayla başlayan programlar çeşitli dini kutlamalarla desteklenerek Kur’an’ın Yahudi-İslam uyumuna ilişkin ayetleri ön plana çıkarılmıştır. Arapça gazetelerde din propagandası yapılmış, Arap milliyetçiliğine ait bütün yayınlar yasaklanmış, İslam dini ve tarihine ilişkin kitapların yayımına kolaylık gösterilmiştir. Bu olanlar umut olarak görülen FKÖ’nün halk üzerindeki tesirini azaltmış ve halkı İslamcı çizgiye biraz daha itmiştir. 

Hapishanede kalan mahkumlara da aynı şekilde imkanlar verilmesi İslamcı gruplar ile Milliyetçi grupları ilk kez karşı karşıya bırakmıştır. Bundan henüz o dönemler Hamas resmi olarak kurulmadığı için iki grup arasında yaşanan bir çatışma olarak bahsedemesek bile, somut olarak İslamcı ve Milliyetçi çizginin ilk sürtüşmesi olarak adlandırabiliriz. Bir ideolojinin önünü kesmenin yolunun diğer bir ideolojiyi beslemek olmadığının farkına varan İsrail ve ABD, bu tarihten sonra sadece FKÖ’yü söz sahibi olarak gördüğü bir politika izlemiş ve masaya onların oturmasını istemiştir. Bu bağlamda Fetih’in lideri olan Yaser Arafat’ın Birleşmiş Milletler’de: “Bir elimde zeytin dalı bir elimdeyse silah var. Seçim ise sizin elinizde” diyerek yaptığı konuşma, İsrail ile Filistinli grupların uzlaşmalarına giden yolun ayak sesleri olarak nitelendirilebilir.

BM bu konuşma ile beraber FKÖ’yü Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanıdı ve FKÖ’ye bütün toplantılarında “gözlemci“ statüsü verdi. Bu durum Arap örgütleri tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Özellikle Filistin Halk Kurtuluş Cephesi FKÖ’nün karşısında durmuş, bu durum eylemsel hareketlerin daha da artmasına ve kendi içlerinde bölünmelerine neden olmuştur. Her ne kadar aktif söz sahibi olarak Milliyetçi/Solcu çizgi ön plana çıkartılmak istenilse de İslamcı çizginin varlığı da halk tarafından içselleştirilmeye başlanmıştır.

1979 yılında yaşanan İran Devrimi Müslüman her ülkeyi etkilediği gibi bu toprakları da etkilemiştir ve halkın algılarında ciddi bir değişikliğe yol açmıştır. Lübnan Savaşı’ndan da ağır bir darbeyle dönen İsrail, FKÖ’yü Lübnan topraklarından çıkarmıştı. Bu durum İslamcı mücadele yönteminin bu topraklarda daha da kök salmasına sebep olmuştur. İsrail yaşadığı sıkışmışlığın arasında FKÖ özelinde Yaser Arafat ile temaslarını farklı kanallar üzerinden sık sık devam ettirmiştir. 

1987 senesine geldiğimizde Nisan ayında Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi’nde FKÖ’nün birliği yeniden sağlanmış, Arafat yönetimi örgütlerin desteğini tekrar kendinde toplamıştı. Lübnan Savaşı sonrası yaşanan gerilim ve İsrail’in halk üzerinde izlediği politikalar, I. İntifada’nın çıkmasına sebep olmuştur. Ne var ki İntifada İhvan’ı hazırlıksız yakalasa da örgüt bu direnişe kayıtsız değildi. Varlığını en çok Gazze’de hissetiren İhvan, artık yeni bir döneme geçildiğinin farkındaydı. Mısır’dan Gazze’ye geçişinden sonra özellikle ilmi faaliyetlerle adını duyuran Ahmed Yasin, İntifada ile beraber mücadeleyi artık aktif olarak yürütme kararı almıştı. İntifada’nın başlangıcından yaklaşık bir hafta sonra Ahmed Yasin öncülüğünde “Hamas” kurulmuştu.  

İntifada’nın başlamasından sonra FKÖ’nün başkanlığında oluşturulan Birleşik Yönetim’e Hamas ve İslami Cihad katılmamış ancak Birleşik Yönetim’in aldığı kararlara ters düşecek bir tavır da sergilememişlerdir. Bu sayede iki örgüt arasındaki ilk temasın Birleşik Yönetim’in vesilesiyle olduğu söylenebilir. 

Lübnan Savaşı’nın ardından askeri gücü oldukça zayıflayan ve karargahını Tunus’a taşımak zorunda kalan FKÖ, Arafat önderliğinde artık farklı bir stratejinin gerekliliğinde karar kılmıştır. Örgüt artık çalışmalarını askeriye değil, siyaset ve diplomasi üzerinden şekillendirecektir. Bu bağlamda önce Madrid Konferansı ardından Oslo Anlaşmasına giden süreç, iki ekip arasındaki ayrılığı derinleştirmeye başlamıştır. Oslo Anlaşması’nın ayak sesleri duyulmaya başlanınca FKÖ başta Ahmed Yasin’den olmak üzere bir tepkiyle karşılaşmıştır. Bu tepkinin sebebiyse mücadeleye yüklenen anlam farklılığından kaynaklanmaktadır.

Daha önce İsrail ile Filistinli gruplar arasında müzakereler olduysa da Oslo Anlaşması’na kadar herhangi bir barış anlaşması imzalanmamıştı. Ahmed Yasin bu bağlamda masaya oturmanın karşı tarafa bir meşruiyet kazandıracağını, bu meşruiyetinse zamanla Filistin Mücadelesini dönülemez bir sürece götüreceğini düşünmekteydi. Hamas, 1991 yılındaki El-Fetih’in yöneldiği uzlaşma sürecine katılmayı reddetti. Diğer bir deyişle İsrail’e karşı nasıl mücadele edileceği, Filistin’in haklarının hangi yöntemle elde edileceği gibi derin bir siyasi mesele iki hareket arasındaki anlaşmazlığın merkezine oturdu. Sonra Hamas ve Fetih arasındaki gerilim tırmanarak adam kaçırma, tehdit ve evlere ateş açma boyutuna kadar ulaştı. 

Oslo Anlaşması’ndan sonra 1995 yılında iki tarafın uzlaştırılabilmesi için birtakım görüşmeler yapıldı. Filistin Otoritesi 1996 yılının başında yapılması planlanan seçimlere Hamas’ın da katılması için bir çaba sarf etti. Bu ayrılığın mücadeleye zarar verdiği düşüncesindeydiler. Hamas ise yapılan bu çağrılara olumsuz bir yanıt verdi ve seçimlere katılmayı reddetti. Bununla birlikte, üyelerinin bireysel olarak Filistin siyasal ve yönetsel yapılarına girişlerini desteklemiş, ancak örgüt resmi olarak bu yapılar içinde yer almamıştır. Her iki yapı, yani Filistin Yasama Konseyi ve Filistin Yönetimi, Hamas’ın karşı çıktığı ve meşru saymadığı Oslo Sürecinin ürünü olduğu için Hamas her ikisinin de meşruiyetini kabul etmemekteydi. Bu süreci Hamas ve Fetih arasındaki pratik ve siyasi ayrılığın ilk aşaması olarak nitelendirebiliriz. 

Bir taraftan yaşanan gelişmeler eşliğinde iki tarafta da zamanla birtakım fikri değişiklikler yaşanmıştır. Yapılan seçimlerin ardından 1997 yılında Hamas uzlaşmaya yönelik açıklamalarda bulunmuştur. Filistin Yönetimi ile uzlaşmak istediğini dile getiren Hamas, İsrail ile diyaloğa girerse Filistinliler adına çift başlı bir durum olacağını dile getirmiştir. Bu yüzden diyalog kanalı olarak Filistin Yönetimi ile uzlaşmanın kendileri için daha doğru olduğunu belirtmişlerdir. Kendilerini masanın dışında tutup yine de bağlarını koparmak istemeyen Hamas, bu seçimlerden sonra tavır olarak uzlaşmacı bir tutum sergilemiştir. Oslo Anlaşması’nın halk üzerinde ilerleyen yıllara kıyasla olumsuz bir izlenim bırakmayıp, yönetimin halk üzerindeki etkisi düşünüldüğünde Hamas’ın neden böyle bir tavır sergilediğini daha iyi anlayabiliriz.

İki tarafın da uzlaşmaya yönelik tavırları birkaç yıl daha devam etmiştir. 2000’li senelerin başında Mısır/Kahire’de yapılmak istenen Filistin Ulusal Birlik görüşmeleri, Fetih’in gücü paylaşmak istememesinden ötürü sonuçsuz kalmıştır. Lübnan ile İsrail arasında yine bu tarihlerde yapılan ve Hizbullah’ın İsrail’e ciddi zaiyat verdiği savaş halkın algılarında birtakım değişikliklere yol açmıştır. Silahlı mücadelenin somut kazanımlar getirdiğini düşünen halk Hamas’a desteğini arttırmıştır. Oslo Anlaşması’nda verilen sözlerin tutulması ve bununla beraber Yaser Arafat’ın hataları Fetih’in halk nezdinde itibar kaybetmesine yol açmıştır.

2004 senesine geldiğimizde hem iki örgüt hem de Filistin adına önemli değişiklikler yaşanmıştır. Ahmed Yasin’in vefatı ile beraber koltuğunun haleflerine geçmesi ve Yaser Arafat’ın da siyaset sahnesinden çekilerek yerini başka isimlere bırakması iki örgütün de tabanını önemli ölçüde etkilemiştir. Aynı dönemde İsrail’in Gazze’den tek taraflı çekilme kararı da bu süreci etkileyen bir diğer unsur olmuştur. Kurulduğu günden bu yana sistemsel olarak Filistin’de var olan mevcut seçim sistemini meşru görmeyen ve örgütsel bazda katılım göstermeyen Hamas, elde ettiği askeri başarıyı siyasi bir kazanıma dönüştürme fikrine sıcak bakmaya başlamıştır. Nitekim çok geçmeden 2005 senesinde Hamas liderlerinin Kahire Deklarasyonu’nu imzalamasından sonra Filistin davasını kendilerinin daha çok sahiplendiklerini düşünmeleri, yalnızca Gazze ve Batı Şeria’daki değil diasporada bulunan Filistinlilerin de desteğini almaya yönelik inançları Hamas’ı 2006’da yapılacak olan genel seçime katılacaklarını açıklamaya götürmüştür.

FKÖ’de ve Hamas’ta yaşanan değişimlerin lider kadrosu değişimlerinin ardından 2005 senesinin hemen başında yapılan seçimlerde Filistin Ulusal Yönetimi’nin başına Mahmud Abbas seçilmiştir. Hamas’ın seçime girmesine ilişkin olarak Mahmud Abbas başkan seçildikten sonra Ocak 2005’te “Tabi ki siyasî bir partiye dönüşmelidirler… Bu bizim için iyi bir şeydir. Ulusal birlikten söz ediyoruz… Şimdi HAMAS ve Cihad seçimlere katılıyor, bu ne demektir? Bu, zaman içinde siyasi partiye dönüşecekleri anlamına gelir” diyerek Hamas ile aralarında hiçbir sıkıntı olmadığını dile getirmeye çalışmıştır. Mahmud Abbas, önce 14 Aralık 2004 tarihinde “El-Aksa İntifadasının sona ermesi ve barışçı direnişe dönüş“ çağrısında bulunmuştu. Başkanlık seçimlerinde aldığı % 62’lik desteği bu çağrılara halkın onayı alınarak değerlendirilmiş ve ona göre hareket etmeye çalışılmıştı, ancak Filistin halkı Mahmud Abbas’a ve Filistin Yönetimi’ne yabancılaşmış, Mahmud Abbas’ın yaklaşımı direnişten yana olan grup ya da kişiler üzerinde hakimiyet kuramamasına neden olmuştur. Filistin Yönetimi Yaser Arafat’ın kişisel ilişkileri ve karizmasıyla bütünleşerek ayakta duran bir sistemdi ve ölümüyle gevşeyen bu sistem içerisinde Mahmud Abbas gerekli otoriteyi kuramadı

2005 yılına geldiğimizde yapılan yerel seçimlerde Hamas’ın Fetih’in çok üzerinde bir oy alması yaklaşan tehlike sinyallerini gözler önüne seriyordu. Yaklaşık olarak 270.000’in üzerinde bir oy farkının olması Fetih’i ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. Filistin’in dört büyük kentinin üçünde, özellikle Nablus gibi Fetih’in kalesi olarak gösterilen bir yerde, Hamas’ın kazanması 2006 yılında yapılacak olan genel seçimlere de bir bakıma göz kırpıyordu. Şu an BAE’de İsrail adına istihbarat faaliyetlerinde bulunan ve o dönem Filistin Ulusal Yönetimi Sivil İşler Bakanlığı yapan Muhammed Dahlan ise “Hamas’ın Filistin Ulusal Yönetimi’ne yönelik askeri bir darbe planladığını” iddia etmişti. 

(Kahire’de yapılan uzlaşı görüşmelerinden.)

Sonuç olarak Hamas ve Fetih tüm bu gelişmelerin ışığında 2006 seçimlerine hazırlanmıştı. İslami bir oluşumun seçimle başa gelme tecrübesini daha önce yaşamayan Arap dünyası için Hamas’ın bu seçimi kazanması aynı zamanda Ortadoğu’da yaşanılması öngörülen mutlak bir değişime işaret ediyordu. Dışarıda Ortadoğu’yu sarsacak olan bu süreç ülke içerisinde de köklü bir değişimin habercisiydi. Yaklaşık 40 senedir ülkenin söz sahibi Fetih’ti ve bayrağı devralacak Hamas’ı zor günler bekliyordu. 

2006 senesinde yapılan genel seçimler Filistin Mücadelesi için bir kırılma noktası olacaktı. Bir elinde zeytin dalı bir elinde silah taşıyan bu ülke, demokratik yollarla yaptığı seçimin bedelini ağır ödeyecekti. Dışarıdan uygulanan küresel ambargo, Hamas ve Fetih’i ülke içerisinde iç savaşın eşiğine getirecek ve beraber yaşayamayacak kadar birbirine zıtlaşan iki gruba dönüştürecekti. 2006 seçimleri başlı başına ele alınması gereken bir süreç olduğu için başka bir yazının konusu olarak bırakıyorum.

 

Kaynakça

[1] ORUÇ, Saniye,”Filistin Halkının Parçalanmışlığı, Hamas El Fetih çatışması”

[2] BALLI, Sıttıka,” Filistin Sorunununda FKÖ ve Hamas Faktörü”

[3] SEFEROĞLU, Denizcan, “Filistin Siyasetinin Yeni Aktörü: Pragmatik Bir Örgüt Olarak Hamas”

[4] ABUAMRA, Mohammed, “Hamas ile El Fetih’in İsrail ile Mücadeleye Bakış Açıları”

[5] KATMAN, Filiz, “2006 Seçimleriyle HAMAS’ın Filistin İçinde Değişen Konumu (2006-2010)”

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir